Kadınlar Women etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadınlar Women etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2012 Salı

Über Facts


Çimenlere serilen örtü, promosyon dağıtılan Banvit Sucuk, sıcak, bira ve nem!
Birden telefon çaldı, telefonla birlikte kalabalıktan uzak sessiz bir köşe de sohbet edildi.
Kalabalığın sayısı azaldıkça konu derinleşti.
Çapa "Uzun İlişkilere" takıldı!

Ben sanıyordum ki sadece erkekler kadınlara kelek yapıyor.
Ama çok sevindim kadınlar da erkeklere kelek atıyor.
Tam evlilik arefesinde "Hadi canım naş" diyeni de var!
Çok seviyorum o kadını yaaaa valla seviyorum.
Hayat dersini kime verdiğin önemli değil, birine dersi ver o da anlatsın böyle efsane gibi dolaşsın.
Ablaya alkış!
Terk edilen adamın serzenişi; ya benim kendi evim var, işim var, arabam var tamam işler biraz kötü ama  gidipi başkasıyla evlendikarı yaaa!

Hey hey yavaş yerler yaş:)

Kanka onun gibip başkasıyla evlenen ibnesi vardı sanıyorduk dün gece hep birlikte aydınlandık.
Kiraz bizi şokladı:)
Hep mi ıssızdı bu adamlar bak ıssız kiraz var, şirin var.

Seneler evvel bir arkadaşımın arkadaşı evlenmek üzereydi, birkaç bira sonrasında aslında tamamen eski sevgilisine inadından evlendiğini anlattı.
Ben ağzım açık dinledim.
"Kıza aşık değilim ama bundan iyisini bulamam eş olarak" dediğini hatırlıyorum.
Eski sevgilisi adamı tam evlilik arefesinde tepiklemiş ve gidip başkasıyla evlenmiş.
Bu akıllı da ona inat hem kendinin hem başkasının başını yaktı.
Evlendiği kızla tanıştığımda kafamda uçuşan yorumlara hakim olamamak hayatımın en büyük ayıplarındandır.
"Seni sevmiyo sEVMİYOOOooooo kaç kurtul hemen kaç, ya ne olur öyle saf saf gülümseme, eşim falan diyosun hoooo kızım uyan UYAAAANnn"
Çenemi tuttum bir daha görüşmedik:)

Hak edeni etmeyeni var doğru ama yapılmalı yahu.
Dövünerek arkadaşlarına anlatsınlar, korkunç kamp hikayeleri gibi dilden dile nesilden neslie yayılsın.
Böyle gecenin en karanlık saatinde konuşulsun.
Kimisi utansın, kimisi ders alsın, kimisi de bir daha yapmasın.

Keşke boşanmak olmasaydı.
O zaman defalarca test etme imkanı olurdu.
Arabanın bile test sürüşü var, evlilik çat diye yapılınca boşanma dosyasını, sol parmağına yüzük takar gibi alıyorsun koltuğunun altına.

İşte bunun için yolda yürürken el ele tutuşmuş, bir elinde çocuk ittiren, gövdeleri şaşırmış insanlara bakınca aklımda hep mutsuzluk beliriyor.
Sanki her an boşanacaklarmış gibi, sanki her an o çocuklar aynı anda annesiz babasız, akşam ailece oturmalı yemek sofrasız kalacaklar gibi.
Bavullarla yaşayacaklar, ömür boyunca sorgulayacaklar, hep defalarca düşünüp ama hiç bir sona varamayacaklar, hayatlarının yarı yalnızlıklarında hep sonsuz bir huzur bulacaklar gibi geliyor.




10 Temmuz 2012 Salı

Eveeet yayına uzun bir ara verdikten sonra

sonra sıcaklar aldı başını yürüdü.
sıcaktan değil kıpırdamak düşünemez hale geldim.
Chedeliko Studio tam zamanlı gibi çalışıyor. gibi dedim çünkü sıcak saatler yüzünden açılış saatlerini ileri aldım!
şimdiler de tek derdim bir ASİSTAN!
sıcakların en eğlenceli kısmı kuş sesleri ve günün istediğin saatinde fotoğraf çekebilmek!
bir de sakalıklarım var, parmağıma iğne batırmak, parmağıma çıt çıt çakmak, parmağımı dikiş nakinasına tıkmak...
bir takım talihsizliklerim var mesela ikea'dan sezon başı aldığım muhteşem Chedeliko şemsiyem patladı yenisiyle dğeiştirdim ve yenisini sadece beyaz olduğu için beğenmediğim halde almak zorunda kaldım! ve tataaaaaa o da bozuldu!
ikea'da mı ben de mi paratonerlik bilemedim ama eski kare 2 kişilik bembeyaz şemsiyem yerine dana şemsiye hiç hoşuma gitmiyor.

son günler de sıcakalrın da etkisiyle kilo ve saç sıkıntım tavan yaptı!
bu sıcaklar da ikisi de yaramıyor ve yoruyor.
tepemde topuzla gezmekten çok sıkıldım:/
ama yapışıyorum ya kendime, saçıma, kıyafetlerime!

fakat yaz hergün başka renk göz kalemi, ruj ve mascaraya engel olamıyor!
her ne kadar oje sürme de formdan düşmüş olsam da (pazar günü yaklaşık 3 saat oje sürdüm!!!) makyaj da hala harikalar yaratabiliiyorum.
akşam eve dönerken rujumu tazeliyorum:)

geçen günler her ne kadar hoşuma gitse de kafamı da bir sürü şey kurcalıyor.
mesela birileri yüzünden birilerinden mahrum kalmak!
insan zaman geçtikçe ilişkilerini daha uzun düşünüp ince eliyor.
yaptıklarını ve yapacaklarını...
genel de düşündüğümü dürsütçe söylerim, hep eksileriyle karşılaştığım asla kötülükle yapmadığım ve her seferinde çok sert hatta "KABA"ca karşılık aldım.
fakat üzülmedim ne yalan söyliyeyim.
herkesi olduğu gibi kabul etmek güzel hayat öyle daha kolay, bu şekil de tercihlerini yapmak daha kolay.
ne yazık ki insanları da tercih etmek diye birşey var.
nasıl kereviz yemiyorsam hayatımın kenarında bile olamsını istemediğim ama sistemin mecburen karşılaştırdığı...
son günler de kafama takılıyor işte engel olamıyorum.

insan yaşlılığı için yaşıyormuş hayatı meğerse.
geçen gün telefonda Antonella "dayak yiye yiye dayak atmayı öğreniyorsun" dedi.
yaşlandığında kendini koruman gerektiği için gençlik var.
kafanı ütüleyecek, hayatı sana dar edecek, her haliyle bunaltacak insanı yürüyüşünden anla da hayatına sokma diye.
çocuk da öyle birşey.
"iyi" çocuk yapmak ne kadar önemli.
annemle kendimi düşünüyorum.
ben çok şanslıyım çünkü.
bilmem ki o da şanslı hissediyor mu?
"iyi" çocuğun varsa yaşlanınca da kafan "iyi"dir.
rahat gibi iyi.
iyi yetiştirilmek, iyi seçimler, iyi şans.

iyi dostlarımı dürüstlük derecemizden anlıyorum mesela.
yüzüne söyleyebilmek ne çok önemli.
şu şu şu beni acıttı, diyebildiğim ve sonrasında çözüme ulaştığım yada ulaşmasam da hala konuşabildiğimdir dost.
o bile yaşlılık için gerekli.

eğlenceli şeylerden bahsetmiyorum değil mi?
bir çeşit felsefe işte...
hayat içinde para dışında birşey.
para da konuşsam eğlencesiz olmaz mıydı?

yazın bu sıcağında ya denizden bahsedeceğim yada hala düzeltmeye uğraştığım birşeyden.

bu arada,
insanları düzelteceğiz!
düzelecekler adam olacaklar bencil değil;)

ps. kadının en güzeli manikürlü ellerini balda ve tereyağında tutabilendir;) ben de öylesini severim!

18 Mart 2012 Pazar

Yüzüne Güler Peşini Dürterim Tiyatrosu

Evde kalmış kızlar varsa, evde kalmış erkekler de var.
Bakınız Caddebostan sahil - yürüyüşe çıkmış anne- baba ve adam!
Bencilliklerinin kurbanı, sığ ve katlanılmaz.
Beyaz fayans üzerinde ki siyah kıl gibi kalabalıkta göze batıyorlar.
Çok çirkinler, çok itici.
2 günlük şu dünyayı insana kahır ve dert edecek kadar zehirli.
Ailesine bağımlılığını ve benciliiğini gömlek gibi taşıyan, florasan gibi yansıtan adamlar bana feci ezik geliyor.
Karşımdaki Brad Pitt olsa üzerine kusasım!
Hiç mi gururları yok düşünüyorum.
Gavur olsak bunu sorgulamam çünkü kadını da erkeği de net bizim gibi tiyatro yapmıyorlar.
Fakat bizim toplumda evlilik, ilişki, mini etek, kadınıma yan baktın bu kadar an ve şeref meselesiyken bu versiyon çok tuhaf.
İçlerinde Osmanlı'dan kalma bir GülAğa'lık var bu adamların.
40 yaşında ama hala anasıyla vıcık vıcık, kıllı mıllı ama ancak mini etekten karısını kayırabilen, arkasından rahatlıkla atılıp tutulabilen, bir baltaya sap olmamış, kimlesin-nerdesin sorularıyla yaşıyor işte...
Sorun kim de, anlamadığım bir düğüm bu.
Çünkü çoklar.
Tanıdığım bütün kadınların en az bir defa başına gelmiş adamlar.
Kendi içinde düğüm düğüm.
Bir tarafta bunlar, bir tarafta egoları penislerinde erkekler, bir tarafta vur kafasına al ekmeğini versiyonlar..
Hiç ortaları yok.
Evde kalmışlıkları insanın eline bulaşmış bok kokusu gibi çıkmak bilmiyor.
Hangi kadına sorsam bu tipi tanır fakat yolda gösteremeyebilir.
Çünkü kondurmak istemez kimse..
Erkek kalıbı içinde, o heybete, o kıla, o giyime yakışmaz ne de olsa.
Birşeye benzemeleri de var...
Böyle bir adamla hayatın bir yerinde yolunun kesişmesi mecburi askerlik gibi, 1 yıl, 2yıl, 10 yıl artık Allah kaderine ne kadarını yazdıysa.
Gün be gün çoğalıyorlar belki en kaçınılmazı bu.
Kadınlar kendi ayakları üzerinde durmaya başladıkça, kararlarını kendileri almaya başladıkça, hayatlarını artık baba evinden dışarıya, kendi tek kişilik dünyalarına taşımaya başladıkça orada ozon tabakasındaki delik gibi kocaman bir delik açılmaya başlıyor.
"İlgi, sevgi, paylaşım, herşey tama ama birşey eksik" karışık mis kokulu bir delik.
O deliği kapamaya çalıştıkça risk artıyor.
İnsan ne yazık ki bunlardan besleniyor. Yüzüne gülerek götünü dürterek yaşıyor çoğu.
"Tipinden anlarım ne olduğunu" sözü tarih oluyor böylece ve gelsin kahırla geçecek boş bir ömür.
Şimdi her iki taraf için soruyorum insanın var olma sebebi sadece dünyayı zehirlemek ve yok etmek midir? GDO üreterek ve kullanarak zehirlediğimiz doğa bize böyle mi yansıyor acaba, birbirimizi de ilişkilerimizi de GDOlar gibi yok ediyoruz.
Kimse kendine "ne için burdayım" diye sormuyor mu acaba?
Gerçekten kirli mahluklarız.
Bazen duyduklarım, gördüklerim karşısında tanıdığım 3-5 kişinin ellerini ellerime kelepçelemek geliyor içimden.
Çünkü böyle bir bağ olmadıkça sağ kalmamız imkansız.
Ortaçağ cadı avları gibi avlanırız.
Geçen gün otobüse bindim bir teyze "Zaman çok kötü zaman" diyordu acaba bildiği ne?

29 Ocak 2012 Pazar

Benim Kuaförüm!!!

Kolay kolay kuaföre gitmem ben. Ne föne, ne kesime, ne boyatmaya.
Zaten sıkılırım öyle kafama ellensin falan..
Fakat düğün, nişan falan bir özel gün olsun, saçlar gösteriyor üstü başı, bir de eller!
Manikür, oje bunlar ne kadar önemli.
Tırnakları, eli insanın doğuştan şekilli değilse iş tastamam maniküristin yeteğine ve sanatçılığına kalıyor.
İstanbul'da bir sürü kuaföre gittim. Arkadaşlarımdan bir sürü anı ve facia dinledim.
Fakat mesleğinin erbabı Doğan & Tunay kadar yeteneklisini daha duymadım.
Çok kuaförcü değilimdir ama konu saçım ve tırnağım oldu mu hassasım bu böyle bilinir:)
İnsan yerde ararken gökte bulur ya işte Onlar 'ı bulmam tam da böyle oldu.
İyi ki buldum!
Tunay'ın sanatı, Doğan'ın yeteneği, tüm ekibin hassasiyetli ve titiz çalışması profesyonelliğe ve memnuniyete dayalı.
Saçımı bunca yıldır kesmek, boyamak ne bileyim öyle böyle evirip çevirmek isteyen niceleriyle karşılaştım ve kurtuldum.
Ama Onlar 'a gittiğimde bir sefer bile böyle bir rahatsızlık duymadım. İstemediğim veya istemyeceğim saç vs. teklifleri bir sefer bile sunulmadı.
Hep huzurla gittim ve sevinçle çıktım.
O neşeli günlerimi de, çekilen halaylara, zıplamalara, terleme rağmen bozulmayan saçımla, tırnağımla da hep birinci:)

26 Ocak 2011 Çarşamba

Biri olmazsa biri daha

Erkeklerin huyudur, çabucak alışırlar kendi işlerini kendileri yapan kadınlara. Kadının elinden her iş geleni, başkasına muhtaç olmayanı, işi gücü olanı, kendi kendine aşık olup kendi kendine terk edeni, zaten kendiliğinden seksi, zaten kendiliğinden şefkatli, hem eğitimli, her yere kola takılıp götürülebileni, ama en çok laf söz dinleyeni, tam bir köpek gibi eğitilebileni, ses yükselince susmayı bileni kısaca erkeğin daha çok işine gelir. Bu da yetmez aynı fırsatlardan faydalanmaya başlar olanı da sömürmeye kadar gider.
Hem bir erkek arkadaş gibidir, hem de kadın. Onun yüzüne bakarak rahatlıkla küfür edebilir, üstelik onu bakmak zorunda da değildir. Ne de olsa o zaten çalışıp hem kendini hem erkeğini bakabilmektedir.
Tuhaftır ama erkeklerin hemen hepsi her yaşta aynıdır. Değişmez, sekmez. Kocaymış, sevgiliymiş, patronmuş, evlatmış, devlet adamıymış, kimmiş, neymiş fark etmez. Kadınlarla iletişimlerinde kıtlık vardır her daim. Kadın kadındır işte adı üzerinde. Görevleri vardır yapar, itaatkardır.
İş hayatında öncelik onundur, kapı açılınca önce o çıkar, gemi batıyordur ilk o kurtarılır. İyi yanları değil işin kötü yanlarıdır hepsi.. Kadını çalıştırması da laf geçirmesi de kolaydır. Kapıdan çıkarken kalçasına bakılır, gemiden kurtarılır ki soy yürüsün, soyad yürüsün. Kendi aralarında üstünlük savaşının simgesidir kadın. Kadını daha güzel, daha başarılı, daha becerikli erkeğin keyfi tuttuğu takımın 5 golle rakiplerini yenip şampiyon olmasına denktir.
Kendi ellerinden bir iş gelmediği gibi elinden iş gelen kadını beyenir, tercih eder fakat içten içe de kıskanır. Kadın için kıskanılmak "sevgi ölçer" gibi çalışır. "Ne kadar çok kıskanılıyorsan o kadar seviliyorsundur" külttür. Oysa ne kadar kıskanılıyorsan o kadar eziliyorsun, ne kadar kıskanılıyorsan özgüven eksikliğinin kurbanısın, ne kadar kıskanılıyorsan o kadar özgürlüğün kısıtlanıyor & kullanılıyorsun hiçbir kadının aklına gelmez. Çünkü işine de gelmez.
Düşünsene kadın almış başını önüne bütün bunları görüp, düşünüyor! Tam bir felaket değil mi? Felaket değilse ne?
Erkeğin "bulunmaz Hint kumaşı" formatına geçtiği, gün be gün tercihlerini değiştirdiği, elinin altında binlerce daha güzel, o ne olursa olsun sadece sevgili sahibi olabilmek için pervane olan, çalışan, becerekli, hep bir üstü, hep bir fazlası kadını bulabilmenin parmak şıklatmak kadar kolay olduğu bir zamanda yaşar. Üstelik bu türünün sayısı da git gide azalıyor ne de olsa "gay"lik müessesi başladı, hem daha çok sosyallik, hem daha çok para yapıyor.
Üstelik bir erkeğin bir kadına bir defa sahip olması yeterlidir. Artık evlenseler de boşansalar da, işe girip işten çıksalar da, kız evlatları bile olsa kadın erkeğin bir kere malı olmuştur bunu da kimse değiştiremez. Bunun içindir ki damatlar pek sevilmez, boşanan kadının sevgili yapıp yapmadığı hafiye gibi kollanır, eski sevgili yeni sevgili yapınca yeni dayağı hakeder.
Fakat bütün bunların yanında o sevgili de değiştirebilir, yeniden evlenebilir. O özgürdür ona kimse dokunamaz. Sokakta limon satıp para kazanacak kadar özgür & rahat.
Ağızından çıkanı kulakları duymayacak kadar gevşek.
Densiz denebilir bazen.
Ne yaptığını asla bilmek zorunda da değildir çünkü bir erkek olarak emindir ki onu annesi gibi sevecek, koşulsuz, şartsız bütün kusurlarıyla kabul edecek, başında taşıyacak, kalbi kırılsa bile içine atacak, üzülse bile gülümseyecek bir kadın daima vardır, olacaktır.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Dude sandık yanıldık!


Amerikan dizileriyle, Amerikan sinemasıyla, Amerikan reklamlarıyla büyümenin cilvesi de bu işte. Televizyona baka baka büyüdük bu hale geldik. Oğlan gelicek bizim kuaförün karşısındaki Gül Apartmanı'nın zilini çalıcak. Annem kapıyı açıcak, oğlan kapıda, üstünde deri ceketi, oduncu gömleği, içinde yakası hafif oyuk beyaz "fanilası", ayağında benim gençliğimde "Harley" bot, bugün "UGG"...

Saçlar hafif uzun, belki de ıslak! :O Temiz çocuk ne de olsa duş almış gelmiş. Hem dinimizce caiz, abdesti tam. Bir eli cebinde, hafif serseri ama aslında altın gibi bir kalbi var. Zaten elinde çiçekle gelmiş. Yarısı anneme yarısı bana!

Böyle önüne bakarken bakarken hafifte gülüyor, saçını da atıyo böyle başıyla savura savura. Annem kapıyı açınca tabi "İyi günler Bayan Kurtifurti, bu sabah nasılsınız?" diyor. Annem yerlerde, Pazar günü kapı çalmış, bizimki elinde örgüsü, saçı sanırım en son dün sabah taranmış, gözlükleriyle, içeride Ruhat Mengi'yi izlerken kapıya gelen çocuk sucu değil! bakkalın çırağı değil! postacı değil! Ama anneme soyadıyla hitap ediyor!! Kadın tam şoka giricekken "AAAA şimdi çıkardım seni, sen dün akşam ki filmdeki çocuk değil misin?"

Değil tabi!!

Hep bu hayallerle büyüdük. Erkeleri "dün akşamki fildeki çocuk" sandık. Dizideki Brendon, Dylon, David, Steve sandık. Sandık ki sabah kapıya corvetteyle gelicek. Üstümüzde kesilip mini şort yapılmış 501 Levis (ki ben o kotu kestiğimde alalı 10 yıl olmuştu, öküz gibi pahalı olunca anca işte..), kovboy çizmleri, üstte beyaz atlet, üstüne deri ceket. Oğlan görünce kucaklicak, şöyle bele sarılıp bir döndürücek kendi etrafında. Bizim sokakta bakkalın çırağının, kuaförün kalfasının, servisçinin oğlunun önünde corvette binmeden cilveleşip sonra havalı havalı gaza basıp gitcez sandık.

Sevgilim değilde "Bebeğim" olacaktık! Oh anam değilde "Fıstık" olucaktı iltifat. Sevgililer gününde okulun balosuna gitcektik! Okulda dolaba kitapları koyarken, boynumuzun üstünden inip dolabın kapağını tutan o el, kapağı kaparken cebinden çıkardığı biletleri gösterip"Cumartesi gecesi maça 2 biletim" var diyecekti! Okul takımı diye bişey olucaktı tribünlerde oturup bizimkine tezahürat yapacaktık.

Tabi ki mutlu son olacaktı, muhteşem bir düğünle dünyaevine girecektik (ne de olsa Türk kızıyız!). Gelin arabasının arkasına bağlamak için biriktirdiğimiz cocacola kutularının tıngırtısı arasında, arka camında kalpler içinde isimlerimizin başharflerinin yazılı olduğu corvettein önüne tabi ki gelinlikli bebek oturtulacaktı!

Sonra mahalledeki çift katlı evimize taşınıp çocuk falan yapıp mutlu olacaktık!

Bunca sene biz erkekleri hep dude sandık fakat bunlar dude değil duğduk çıktı! Nerdeee giyicen o mini şortu, giy de bak gör başına gelecekleri! Kapıda corvettein önünde cilveleşmek şöyle dursun, kucağa alıp dönmeler falan, kendini evden aldırabilirsen ne ala!!! Hele ki mahalleye geldi, o bakkalın çırağı, kuaförün kalfası ya hepsini dövmezse ben de insan değilim ya!! "Bu ib... sana niye bakıyo ki? Ne o eski seviglin mi?" den kavga çıkmazsa neyim!

Anneme çiçek, kapıda deri ceket, ayaklarda Ugg falan ne diyosun sen! Okulda bir takım varsa zaten futbol takımıdır. Tribünden tezahürat yapamazsın başka erkeklere rezil olur. Zaten kız başına ne işin var orada! Bir maç varsa bilet alınacak derbidir! Ona da kızla gidilmez erkek erkeğe tepişip küfür etmek varken, ne işi var kızın orda!!

Ya kısaca biz bunları dude sandık. "Bebeğim" olucaz sandık, sonra ola ola bebeğim oldu sana "Bağğğbeeeiiim sana ömrümü verdim bağbeyim" türkü oldu be. Bunların içinden Sülüman çıktı Sülüman hemde muhteşem Sülüman, olmadı Polat çıktı, yetmedi Ezel oldu, Gazel oldu, Behlül oldu onu da alaşağı ettiler!

Erkek dediğin zatı muhteremi o beynimizi yıkayan evimiz holivuttadakilerden sanınca hep mutsuzluk, hep bir kalp kırıklığı peşimizi bırakmadı. He dude iyi bişi mi onu da bilemedik, ne de olsa göremedik. Ama bu dudeluk beklediğimiz tip de çiçekle geleceğine 2 paket cips, 1 lt kola ile geldi. Üstelik kolanın yarısı yol boyu dolmuşta sıkılınca şişeden ağız yoluyla tüketilmiş. Cevap olarak "Ağğğşkuıııım ya yolda çok susadım napiyim köprü de inip su mu alsaydım?"

Ne yaptın ki susadın dolmuşta?

"Ağğğğşşkuııııım 4 paket cips almıştım 2sini yedim 2sini sana ayırdım ama açım yani ne yemek var açsana maçı aa ne bu ne izliyosun gel bırak bırak maça bakalım"larla idare ettik.

Annenin yaptığı yemeği tencereden kaşıklayan bişiden bahsediyorum.

Kısaca yanıldık yanıltıldık!

Öyle okula baloya falan giderken hep dekolteden azar işitip, eski sevgiliden sebep kavga ettik. "Baaak kığğğzıııııaaam ben senin o eski hırbo sevgiline benzemem, haysiyetsiz miyim lan ben kızarkadaşımı yanımda bu dekolteyle düğüne götürücem, o şalı dola boynuna dola! Heee şık giyinmişin kalbini kırmak istemiyorum diye fazla üzerine gelmiyorum ama o memeyi görmicem! dur sen benim ceketi giy iyiysi mi!"lerle balo diye düğüne gittik.

Az şey atlatmadık biz be. Az kahır az dert çekmedik. Modern ol dedik 4 karı almaya yeltendiler. Modern ol dedik evlilik de neymiş dediler. Modern ol dedik gece eve girmez oldular. Modern ol dedik fanilayı giyip üstüne atkı taktılar. Modern ol dedik onun üstüne de kumaş ceket giydiler. Modern ol dedik sen çalış beni bak dediler. Modern ol dedik bunları dude'a benzeticez, sallicaz çalkalicaz içinden Dylon, Brendon çıkarıcaz diye didinirken palazlanıp Ayşe'yi Fatma'yı örnek verip "Ağğğğğşkuııııım ya o kız da güzel ama bak bacakları falan ince, yüzü de güzel Allah için bak, bak bana kro diyosun ama senden zayıf şimdi Filiz ince yani hoş kız"lara kadar geldik!

Oysa basit birşey istedik bu dude iyi bişi mi bilemedik ama biraz kendine bak, öküz olma, azıcık kibar ol, güven ver, sev, sevdiğini gizleme, paylaş, eğlen, mutlu ol, mutlu et istedik.

O baka baka büyüdüğümüz dudeları hep bi bok sandık, özendik. Belki bizim model birşeylere baka baka büyüseydik herşey daha kolay olurdu.

6 Aralık 2009 Pazar

Güçlüyüm Aslında!

tristeza.jpg


http://fotos0.mundofotos.net/2008/19_12_2008/negro_blanco1229716745/tristeza.jpg


Karşınızdaki insan ne zaman sizden vazgeçer işte o gün kuyruğunuzu dizlerinizin arasına alır titremeye başlarsınız. Bütün ilişkiler tamamen birbirini kaybetme korkusuna bağlıdır. Birini kaybetmekten korkmazsanız onun için kılınızı bile kıpırdatmatsınız. Hatta onu sevmezsiniz bile.
İş ilişkileri, aşk, evlilik hatta akrabalık ilişkileri bile buna dayalıdır. Şimdi bu söylediklerim ilişkilleri kişisel menfaatle bağdaştırmışım gibi görünebilir. Ancak savunduğum konu bu değil, bu sebeple üzerinde konuşmayacağım. Hakkında söz edeceğim tek şey "korku".
Korkmazsanız yenilmez hissedersiniz. Aranızda duygusal bağ olan herkesin karşında zayıf kalırsınız. Sanki elleriniz kollarınız bağlanmış gibi hiç kabul etmeyeceğiniz şeyleri kabul eder savaşmayı bile bırakabilirsiniz. Ama ondan vazgeçtiğiniz gün tüm cüretkarlığınızla açıp ağzını gözlerinizi yumarken o artık siz değilsinizdir.
Artık sevgilisinden vazgeçmiş bir kadın arkasını dönüp giderken ya sözlerini kendine saklar yada söyleyecekleriyle ortalığı & tüm geçmişi sarsar. İşinden çıkan bir çalışan kapıdan çıkarken o güne kadar içinde tutuğu bütün zehiri kusacak kadar cesur hisseder. Nezaketinden susabilir de ama artık söyleyebilecekleri için daha cesur hisseder. Yıllardır süren arkadaşlığını artık bozacak biri bu kararı almış biri ağzını gerçekten bozacak gücü bulur kendinde. Sessizce & hiç üzülmeden çekip gidebilir de ama arkasını dönmeyecek kadar güçlüdür artık. Bütün bunlar vücudun tam da kaybetme korkusundan arındığı anda volkan gibi patlar saçılır.
Evet sevgi var, aşk da gerçek, sadakat doğru fakat insanlar sadece kaybetmekten korkar. Önce kazanmak için çırpınır. Zamanla zorluklarla elde ettiği herşeyi kaybetmekten korkarak önce kendine sonra karşısındakine & dünyaya yabancılaşır. Kaybetmeme korkusu içinde kendi zevklerinden, düşüncelerinden, hislerinden, çevresinden, dünyadan & onun her saniyesinden uzaklaşıp unutur.
Tıpkı askerlik gibi, garnizonun kapısından girdiğin gün geride saniyesi saniyesini tutmayan yerinde duramayan bir dünyayı geride bırakırken, yerinde sayan artık "dışarısı" diye söz edeceğin hayattan başka bir düzenin hüküm sürdüğü.. Teskereyi alıp çıktığında sen hala garnizon kapısında bıraktığın dünyayı bulmayı umut ederken yabancısı olduğun başka bir yer çıkar karşına. Artık günlerini, aylarını, izini kaybettiğin bir yerde herşeye "yabancı" öylece kalıverirsin. Zaten garnizon kapısında da "kaybetmekten korkarsın" geride bıraktıklarını & orda o korkuyla sarılırsın elinde kalan yada olanlara. Fakat çıktığında o kadar başkasındır ki gücün kalmaz. Şimdi hem dünya hem sen yabancısınızdır.
Kaybetmekten korkmayı bıraktığınız anda içinizden bir gaddar çıkabilir. Kaybetmekten korkmayı bıraktığınız anda ardınızda büyük bir savaş alanı kalacaktır. Tahribatı büyüktür kaybetmekten korkmayı bırakmak. Bunu böyle sürdürdüğünüzde de tat kalmayacaktır, sevesiniz varsa bile gidecek, durasınız varsa bile biteceksinizdir elbet.
Panzehiri de şu olabilir mi; en başından kaybetme korkusu olmasa! Benim olan benim olacaktır, benim olmayansa mutlak gidecektir & ben benim olduğuna inandığım herşeyi kalbime gömmeyi onu orda yaşamayı, sevmeyi & mutlulukla anmayı bilecek kadar güçlüyüm aslında.

25 Kasım 2009 Çarşamba

"Ev Hanımı"



Kadınlar arasında hangisi daha şanlı şöhretli bilmem.


Şöyle mirası kalınca bir soyad mı yoksa kariyer yolunda hep aynı soyadı taşımak mı?


Annemin gözlükleri kalın, duvarlar dolusu diploması & sertifikası , zengin kocası, o kocadan boyu kadar 2 çocuğu, aynı anda hatırı sayılır bir kariyeri olan bir ablası "Hangimiz akıllıyız bilemiyorum" derdi.


Lisede hepimiz "liseli kızlardık", okul etekli, ince çoraplı, kucağında dosyası okula giden. Sonra üniversiteli olduk. Orda ne liselilik kaldı ne kızlık. Üniversiteli olduk, öyle bilindik. Cinsiyetini kaybetmek gibi. Üniversitenin ilk yılları hemen renkler belli oldu. Kimisi burun kıvırdı, kimisi kol sıvadı.. Diplomaları alıp gidenler de oldu, tez elden sol parmağına yüzüğü takanlar da.


O diplomalılar iş peşine düştü, yüzüklüler çocuk doğurdu.


Diplomalılar o sevgiliden ayrıldı bu sevgiliyi buldu, yüzüklüler aynı kocaya 2.yi doğurdu.


Diplomalılar işten ayrıldı, yüzüklüler ev taşıdı.


Diplomalılar işe girdi, yüzüklüler biriç kursuna yazıldı.


Diplomalılar araba taksidi, ev taksidi ödedi, yüzüklüler birşey ödemedi hep harcadı.


Diplomalılara her yerde "evde kaldın sen" çekildi, yüzüklüler kocadan şikayet etti.


Birbirleriyle arkadaşlık da ettiler. Fakat "Mesleğiniz nedir?" sorusuna verilen "İç Mimar" & "Ev Hanımı" arasında kim şanlı şöhretli bilinmedi.


El kapısında kendi başıma ayaklarımın üzerinde duracağım diye gün gelip ofisin tuvaletinde bir üst müdürden yediği laflar yüzünden gizli gizli gözyaşı dökenler mi?


Yoksa akşamüstü kahvesinde en iyi dostuna kocasından, çocuklarından yakınarak söz eden mi?


Akıllı kadın kimdi?


- Kocasının imkanlarını çıtırdatanlar mı?


- Kendime imkan yaratıcam derken kocadan falan cayanlar mı?

24 Kasım 2009 Salı

Cihangir Tarzı Kadın


Hiç dikkatinizi çekti mi "Cihangir Tarzı Kadın"..

Onlar hep market poşetlerini kendileri taşır.

O etek boyu bilekten aşağı inmez, dizden yukarı çıkmaz.

Makyaj malzemesiyle tanışmamış bir ciltleri vardır.

Saçları hep yataktan kalkmış.

Zaten kozmetik sektörü baş düşmanlarıdır, onlar kremlerini eczaneden alır.

Yalnız yaşarlar daima.

Evde uzun sevgili gömleği giyerler çıplak bacak...

Benim diyen kadından daha seksi olurlar çıplak vucut üzerine giyilmiş beyaz pamuklu popo hizası, yakası bağrı açık gömlek & dağınık topuzla..

Kıllarıyla barışık yaşarlar,

Mutlaka kahve içerler,

Cumhuriyet gazetesi okurlar,

Başa çıkılamayacak kadar geniş bir kelime dağarcıkları vardır,

Boyunlarında illa bir atkı, bir fular,

Düz tabanlı ayakkabıları seçerler her vakit,

Kutlamalarda giydikleri dar siyah elbiseden & altına seçtikleri düz Hogg tarzı papuçlardan seçebilirsiniz onları,

Biraz kendi halinde görünürler oysa o kabarık özgvenin getirdiği snob havadır,

Herşeyi bilirler,

Erkeklerle en iyi sohbeti onlar yaparlar,

Her ortama, her muhabbete rahatlıkla girer öyle de çıkarlar,

Erkeklere müdana etmez bir havaları vardır. Sanki o sevişmek istemiyor da erkek çok yalvarınca lütfen sevişiyor gibi..

Yırtık olduklarını düşünürüm ben hep.

Yalnız yaşamanın & bu kararı vermenin getirdiği bir yırtıklık.

Ayaklarının üstünde durma kararının verdiği güçten..

Bir de çok karanlık gelirler bana hatta ara sıra sıkıcı.. Renksiz...

Öncelikleri hep iş gibi görünür.

Çoğunlukla alyans takmazlar.

Ortada evlilik gibi bir durum varsa ya 5 senede boşanır yada Cihangir'den taşınırlar.

Yerli yersiz gülmezler, çok içki içmezler, yazları hep birkenstock giyerler.

Bir zaman dilimine takılmış gibi görünürler seçtikleri gözlük çerçeveleriyle..

Sanki sol severdir hepsi..

Cihangir'in omuz omuza duran binalarına benzer hepsi

Ve yokuş yukarı sokakları gibi zorlu

Tarihi de bir yanı var

Mistik biraz, cazibeli..

Park edilecek otoparkı olmasa bile yine de çekici..

Hiç dikkatinizi çekti mi "Cihangir tarzı kadın"?


17 Kasım 2009 Salı

Kadınların Arası...


Neden mi açılır?

Genelde evlenmekten.. Sevgili bulmaktan..

Neden mi açılır?

Sevgili bulan kadın, kocaya varan dişi kimse genelde buldumcuk olur. Arkadaş mesaileri yerini eş&sevgili mesailerine bırakır. Artık görüşülemez & konuşulamaz kimse olunur.

E bunun bir ortası yok mu?

Yok. Çünkü kadınlar erkekler gibi değillerdir. Erkekler hem sevgili yapar, hem evlenir, hem çocuk yapar, hem baba olur hem hala & hala arkadaşlarının KANKAsı olur!

Nası yani?

Erkekler genelde sorumluluğu kadına iterler. İlişkiyi hep kadın götürür. Zaten bir ilişkiyi götürmeye uğraşan erkeği kankaları "karıköylü" olarak nitelendirip ezer. Kadınlar zaten bir adam bulayım, aşık olup evleneyim derler daha da bişi demezler. Erkekler de "zaten kız arkadaşım, karım beni bırakmaz" der & böyle düşünür & buna göre hareket ederek sanki hala bekarlarmışcasına kankalık ilişkilerini zedeleyecek tek bir değişiklik bile yapmadan erkek kumalarıyla geçinip dururlar.

Burada ne olur?

Bencil erkek yüzünden bütün kızsal ilişkiler bozulur. Şapşal kadın,kız bütün vaktini anacığının tek oğlu kuzusu erkek arkadaşına ayak uyduracak diye futbol maçlarına, Pazar yemkelerine, erkek buluşmalarına göre ayarlar. Bu sevgiliden daha çok mesai isteyen kıl bir iş haline gelir.

Ya sonra?

Kızların birbiriyle arası tam manasıyla açılır! Kızcağız bir sevgili yaptım kaçırmayayım diye düşünürken burdan hayat kaçar. Allah da o sevgiliyi kahretmesin diye dövünülecek günler kapıya dayanmak üzeredir..

Ama neden?

Nedeni belli; kız dırdır yer adamı. "Ahmetle gittin de mehmetle kaldın da ben napıcam da bana söylemedin de aramadın da kızlarla gidemedim de mini etek giyemedim de ben senle olmak istiyorum da de du di dü" sözlü şarkı fona takılır. Erkek bir susar, iki susar sonunda " Yapamicaz galiba Ayşe" çeker. Ayşe'yi zaten hırs basmıştır Ayşe tası tarağı toplar Ahmete mehmete iyice yer açar.

Kız gitti mi şimdi bitti mi anlamadım!?

Kız loser sevgilisinin kendi gibi loser erkek arkadaşlarına yer açar gider. Erkek denen ırk bunu anlamaz. Onu orda terk etsen ne yazar yanında kalsan ne yazar. Ama burda esas olan kızlara olmuştur. Bütün bunlar olup biterken kızlar kıyıda köşede kendileri gibi bekar kızlarla kalmıştır. O asosyal erkek, kızlarla tanışmaya bile tenezzül etmediği gibi isimlerini bile hayal meyal hatırlamaktadır. Hatta bu kadının arkadaşı var mıydı onu bile bilmemektedir. Kızların arası bir hayli açılmıştır.

Barışmazlar mı?

Barışırlar, arada nikah, çocuk, kazık işleri yoksa barışırlar. Ama ekipten ayrılan dişi evlendiyse artık dönüşü hepten olmayan yola girilir. Çoluk çombalak, adamın donu çorabı, akşamın yemeği, kredi kartının son ödeme tarihi, bu ay ki bütçe derkeeeeeeeeen kızlar dağılır. Ekip bir ruh daha kaybeder. Köprüden önce son çıkış kaçar.

Ne yapmak lazım?

KAdınların en az erkekler kadar kankalık bilincini yitirmemesi lazım! Sadece sevgilinin arkadaşları değil hayat! Sevgili adam olup kankalarınla taışmaya tenezzül etmiyorsa ver sepetini koluna! Çünkü bu hayatta yegane kazık sevgiliden yenilir. O başka bir Ayşe'nin elini tutup ufukta yok olurken arkasından mendili halay başı olarak sallamak için halay ekibini hala ayakta tutuyor olmak gerekir. Erkeklerin o loser arkadaşlarıyla geçirdiği vakit var ya en az onun kadar loser olunup kızlarla geçirilmedir ki bence erkekler ancak bölye kadınlarla karıköylü oluyorlar...
Ps. bu da böyle feminist bir geyikti be bılog!

1 Eylül 2009 Salı

Konumuz Kısmet, Pilot İsmet!

Bir hikayem olsa yazardım tıpkı içimden geçen herşeyi yazdığım gibi ama bu sefer ben hikayenin dışındayım sadece izleyicisi & sıradan dinleyicisi...

Fotoğrafı sabah Lis gönderdi. Dört gülen yüz, iki erkek, iki kadın.. Kim mutlu, kim geçti çizginin öbür yarısına.. Benim o fotoğrafın yanına koyacak bir başka fotoğrafım daha var mesela.. Üç kadın & özünde mutlu aslında!

Daha önce burdan Ferro'dan söz etmiştim.. Brigit'te gelecekleri vaad edip, annesinin kendisine uygun gördüğü "üst düzey yönetici"yle sevgililiğini ilan etmişti. Erkeklerin kaderini de anaları mı çizer aslında? Brigit kenara çekilmeyi becerebilirken, biz içimize sindirememiştik.
Ferro'nun bir arkadaşı vardı.. "Apartman çocuğu", Lis'le yakın ilişkiler kurmak çabasındaydı. Lis, Apartman Çocuğu'nun yanında gerçek bir "sokak çocuğu" gibi kalsa bile kendisine & ona bir ihtimal vermişti. Bir iki yemek, bir iki görüşme fakat iskeleye bağlanamayan sandal gibilerdi.. Olmadı.. Olmayışına üzüldü Lis bir nebze.. Sorguladı bazı bazı.. Apartman Çocuğu "arkadaşlarıyla takılıp, bira içip, maç izleyip, göbeğini kaşıyıp, küfür etse" bile olamadı. O da yoluna gitti. Brigit'te ki gibi yıpranmadık ama olmayanlar listesine bir yenisi daha eklenirken herkes kendini sorguladı.

Derken bu sabah o fotoğrafta Ferro, Apartman Çocuğu & gelecek vaad eden gelinler, sevgililer artık ne derseniz onlar kumpanyası Apartman Çocuğu'nun nişanında gülümsüyorlar. Gülümsemeleri daim olsun. Gerçekten daim olsun. Kıskançlık değil, küskün de değilim ama kafam karşık.. Anladım ki anneannem haklı "kısmet işleri bunlar". Eski kadınların bir bildiği var, var ki akıl erdirip cevabını bulamadığımız o cevap onlarda var.. Yada biz yeterince anaç, domes değiliz birşey.. Ama bildiğim tek şey olup bitenlerin bende cevabı yok.

"Kısmetsizler listesine bir tik daha atıp yola devam ederken, kendini sorgulamayacak olmanın yolları" isimleri o kitap çıktı mı?

Bu arada bana mektup yazmak isteyen olursa adresimi veriyorum;
Ü___ sk.
F____ ap.
N. 1_
K.2
D.?
S_____e - İstanbul

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Nefesini Tutmak

Uzun bir ara, derin bir soluk.. Yanaklarını havayla doldurup, mideni içine çekip, burnunu tıkayıp, iskelenin ucundan denize atlamak gibi nefesini tutmak. Sonra suyun içinde haraketsiz durmak, gözlerin kapalı, ta ki yüzeye çıkana kadar tek başınalığı hissetmek & mutlanmak. Suyun sesini dinlemek, mucizelere inanmak. Yüzeye çıkışın o kısacıklığında milyonlarca mutluluk yaşamak. Çünkü yüzeye çıkışta ki o yolculukta, suyun sessizliğinde elindekilerin & sahip olabileceklerinin dibine kadar farkına varmak. Sonra sudan çıkmak, bir rüzgar fırtınası gibi havayı solumak. Taze ilk nefesle biraz da öksürerek yeniden iskele ucunda nefesini tutmaya hazırlanmak...

Yüzerken ne düşünür en çok insan.. Yüzümü suya sokup karşıya doğru yüzerken, attığım her kulaçta içimden fışkırmasını isterim kırıklıkların, buruklukların, kötü ne kalıp içimde enfeksiyon yapacaksa o mikropları atmak. Su ne kadar soğuksa o kadar çekinerek bir kere alışmışken, dışarıdaki farklı derecelerle temas etmesinden ürpererek kulaçlarımın.. İki kulaç arası aldığım o nefesle dünyaları yüzebilecek gibi cesur olurum birden & içimde hayallerim.. Tıpkı onlara koşar, hatta şu atacağım ikinci kulaçta onlara dokunacak, avcuma alıp evime götürecek gibi bir hevesle yüzerim.

Çocuklaşıyor suda iyice insan. Belki de çocukluktaki en güzel anıların, güneşin üzerinde ışıldadığı deniz kenarlarında yapılan kumdan kalelerde olmasıdır. Olmayan şeyleri yaptığını sanır insan, içini kumla doldurduğu plastik kovayı, ters devirince kule gibi bir bütün ayakta duran tepeciği, bütün marifetini gösterdiği heykeli sanır. Etrafında hayaller kurar tüm gün ve ertesi günü bekler elinde kovası, küreğiyle. Ne o kovadan çıkan şekil kurulan hayale uyar ne hayal o kovadan çıkacak kadar kolay. Ama bir yolu bulunur çocukken, o tepecik formula 1 arabası gibi görünür. Temizlenmek için suya girdiğinde, plastik can simidinle ayakların yere basmazken, hayal hala devam eder. Su yüzüne çarptıkça şımarıklaştırır..

İnsanın ayakları bir tek suda yerden kesilir. Zaten suda yer neresidir? Ayaklarının bastığı yerde bile, çarpan bir dalgayla kayıp gülmeye başladığın yer yer midir?

Kirpiklerimin uçları sarardı. Ben çocukken saçlarım sarıydı. Omuzlarım soyulurdu, etekleri sıra sıra kesilmiş, uçlarına renkli boncuklar bağlanmış, göbek üstü omuz tshirtüm vardı. Bu yaz ne saçlarım sarardı ne de omuzlarım soyuldu. Kocaman oldum en fazla kirpiklerim sararıyor & 30 faktörle esmer olabiliyorum. Bütün bir kış bu renk olsam ne denizin, ne o atlarken ki nefes tutmanın kıymeti olmazdı. İçimdeki çocukla şehre döndüm ama en çok o su kenarında şımaran kendimi seviyorum.

Ps. "hiç mi çözümsüzdür sevmeler" bir anlayan?

21 Temmuz 2009 Salı

Erkeklerin Gençlik Arayışı Kadınların Güven!

Bu sabah gazete de görünce merak ettim.. Sanırım genç & güzel kadınlar yaşıtları erkeklerde olmayan birşey buluyorlar bu adamlarda.. Belki para, belki şefkat, belki güven, sadakat, baba gibi sığınılabilecek liman hissi ama birşey. Kesin & net olmayan birşey. Hepsi birbirinden güzel kadınların, kimisi bir yerlere gelmiş, kimisi sıfırda. Kendinden yaşça çok büyük bu adamlarda buldukları, yaşıtları erkeklerce onlara verilmeyen maddi rahatlık mı? Sevgi mi? Sadakat mi?
Bir kadının yaşıtı bir erkeğin ona gösteremeyeceği sadakat, bana göre birinci sırayı alıyor. Zenginlik de kesinlikle ikinci sıra. Çünkü aldatılmak için konu güzellik, zeka, hayatta sahip olunan imkanlar, sevgi hiçbiri değil ne yazık ki! Bir de kadınların tez elden rahatlık arayışı var. Çünkü dünya tamamen kadınların para harcamsı üzerine kurulmuş bir gezegen. Mücevherler, giyisiler, çantalar, papuçlar.. Kadın sonu olmayan bir tüketim aracı.
Kadın-erkek ayrımı yapmayalım diyoruz, hep diyoruz ama elle tutulur gözle görülür bir ayrım var bence. Kadının ne olursa olsun muhtaç bir hali var. Bu kimlikten sıyrılmış çok az kadın var. Ayakları yere en sağlam basan kadın bile duygusal bir açlık içinde. Belki de bütün o yaş farkı bu yüzden.
Çok kadın yaşıtları erkekler tarafından aldatılır. Bana göre kadın ilk babası tarafından aldatılır ama:) işin bu kısmını çok fazla sorgulamak istemiyorum. Çok kısa bir süre önce yakın çevremde şahit olduğum & üzerinde hala düşündüğüm yaşanmış bir hikaye var. Çocukluğumdan beri tanıdığım, çocukluğumuzda parmakla gösterilecek kadar hoş & alımlı bir kız arkadaşım. Zaman yollarımızı ayırdığı gibi yıllar sonra tekrar birleştirdiğinde şahit olduğum manzara beni çok şaşırttı. Kendinden oldukça yaşlı & yolda görseniz o kadar da dikkatinizi çekmeyecek biriyle hayatını birleştirmiş, bir bebek sahibi olmuş, bolca kilo almış ama hala eşi tarafından deli gibi ilgi gören bir kadın olmuştu. Sorguluyor insan böyle durumlarda.. Elinde olmadan "Neden" diyor. Biraz haddini aşar bir davranış, kesinlikle biliyorum. Rahatsız etmemek adına sorularımla başbaşa kalıyorum. Sonra öğreniyorum ki; karşıma çıkan en doğru kişi, en güvenilir kişi oydu, diyor. Oysa ben biliyorum onun karşısına bizim ağzımızın suları akarak baktığımız, kapısına çiçeklerle, hediyelerle, aşk sözcükleriyle gelen neler vardı!
İlişkilerde kadınların öncelikleri tek kelimeyle "Güven"! Her yönden güvenebilecekleri adamlar arıyorlar. En büyük açlığımız güvenmek. Kendine güvenen, hayatını kendi kurmuş, kendi kazanmış kadınlar bile böyle ne yazık ki!
Zayıf mıyız? Yaradışılımız mı böyle?
Çok üzgünüm. Çünkü iyi "Baba"lar yetiştiremeyen kadınlar yüzünden hepsi. El bebek gül bebek büyüyen erkeler annelerinden kurtuldukları gün ancak başka bir kadını & ondan sahip olacakları bir evladı mutlu edebiliyor. Sanırım bu da tamamen yaş & olgunlukla ilgili.
İsyan bayrağı çekilip, ana kuzusu kimliği ana ocağında bırakıldığı gün, erkekler adam oluyor. Oysa zavallı kadınlar kız evlatlarına böyle davranmıyor. Bu dünyanın her yerinde böyle.
Elmayla armutu asla kıyaslamamak gerek biliyorum fakat benim diyen erkekten daha erkek kadınlar da biliyorum.
Hala şunu bilmiyorum, tercih aslında kimin! Erkekler yaşlar kemale erince yanlarında ışıldayan kadınlarla yeniden mi doğuyor? Yoksa o kadınlarca yukarıda saydığım sebepler yüzünden tercih edildikleri için mi böyle?
Gerçek şu ki farkına varamadığımız çok net birşey var, dünya kadınların etrafında dönüyor & biz bunu gerçekten başaramıyoruz. Şikayet ettiğimiz adamları doğuran, yetiştiren de biziz. Onlarda aradığımız kişilik, güven, özgüven özelliklerini de yine onlara aşılayamayan biziz.
Şimdi erkeler genç kalmak için bile kendilerinden yaşça küçük kadınları istiyorlarsa sanırım yapacak çok da fazla birşey yok.. Kim daha maceraperest bunun peşinde de değiliz!

ps. çok felsefik blokkk!

5 Haziran 2009 Cuma

O der ki "Yalanlarımız güzel inanması zevkli.."

... birşey sevmeye değerse ölmeye de değer mi?

Nerdeyse tanıdıklarımın tümü yaşıtım çevremde. Aramızda 3 bilemedin 5 yaş var en fazla. Çocukken dağlar demek olan o fark büyüdükçe küçülen mini bir kuyucuk artık.

90lılar... onlara ait gelecekte bulunmak istemem sanırım. Biz doğarken, büyürken, okula giderken, işe başlarken & bütün "-ken"ler de çağ farkı oluştu aramızda. Söze, davranışa, bakışa herşeye sert bir darbe gibi oldu aramızdaki fark.. Sonra ipin ucu bir yerde tam manasıyla kaçtı.

Kendimize ait olan geleceği de beyenmez olduk. Bize verilen görevleri, üzerimize yıkılan sıfatları, bir sıkıntı hali bitmek bilmeyen.. Eski & yeni arasında bir geçişte sıkışıp kaldık. Ne eskiye ait olabiliyoruz ne yeniye.

Eski dediğim şundan 20- 30 sene evvelsi yeni dediğim de bugün. Bir o zamanın doğruları annemlerin içinde büyüdükleri tecrübeye dayalı, bir de bugünün doğruları var bizim yaşayarak öğrendiğimiz. Kafamı net olarak şu karıştırıyor "nasıl bileceğim"!

Doğruları kim koydu hangi deftere yazdı, zaman dilimlerini kim belirledi, deneme yanılma tahtası olacak kadar uzun mu hayat, neden bize hayatlarımızı kurmaya müsade verilmedi, sonunda aynı yerdeyiz neden?

Kendi aramızda sohbet ederken ne diyoruz en çok "Çok kötü bir dönem bu dönem!" . Dilimize doladığımız yegane laf. Fakat bizden sonrakiler farkında bile değiller. Onlara göre iyi bir dönem & biz yaşlıyız onlara göre.

Gece dışarı çıktığımda yanında kendimi bebek gibi hissettiğim tavırları, sözler, ben yıkıp geçen kız erkek hepsi benden küçükler ben ne zaman o treni kaçırdım dedirtecek kadar canımı sıkıyorlar. Ben insanların gözlerine bakarak konuşmayı severim. Evet 2 lafı 1 araya getiremem ama gözlerindeki ifadeyi de kaybetmiş herkes. Yolda yürürken aynı adam aynı kadın yanımdan defalarca geçimiş gibi hissediyorum.

"Kötü" sanırım. Hayallerin, umutların, isteklerin, sevginin, aşkın, gururun, sadakatin, haysiyetin, karşılıklı isteklerin, arkadaşlığın, kardeşliğin, insanlığın pamuk ipliğine bağlı olduğu bir zaman... İstanbul'da araba kullanmak gibi hayatımız. Aynı anda 3 dikiz aynasını keseceksin & hiç beklemediğin kazaları da sezinleyeceksin. Tek gayen canını kurtarmak, günü kurtarmak, anı kurtarmak kadar küçük küçücük birşey olacak. "İyi" olmak asla çözmeyecek gösteriş hakimiyetine girmiş bu hayatta.

Gözlerimi kapatıp giderken sonsuz bir huzur istiyor olacağım & ne şanslıyım ki gözlerini kapatırken aynı huzuru sorgulayan ne tek, ne ilk, ne son ben olamayacağım..


İsteklerimi Anlatıyorum

Hastanenin saçağına kuşlar konuyor

Güvercinler, gözleri umut yeşili
Gidemem ciğerlerim yetmiyor solumaya
Bu ayaklar benim değil ne zamandır
Kolum kanadım sensin anlamıyorsun
Özgürlüğüm, aydınlığım, inancım
Hepsi senden mutluluğum gibi anlasana
Yolumuzu düşman bakışlar çevirmiş
Dişli geceler inmiş çevremize
Gözlerindeki parıltı ışıtsın yolumu
Hızımızı yitirmeden öfkemizi tüketmeden
İnsanca bir şeyler katalım sevgimize
Gecelerden birlikte çıkalım ister misin
Işığı birlikte aramamız güzel olacak
Yataklarda sıramı beklemekten usandım
Al götür bırakma beni ölümle yüz yüze
Seni görmeliyim yanımda savaşırsak
Eksiksem bir şeyler kat sevginden
Yüreğindeki sıcaklıkla bütünle beni
Yorgunsam gücünden ekle dirileyim
Bitkinsem sağlığından ver cömertçe
Aşıla yaşama tutkundan
Büyük ülküler için elimden tut
Al götür beni gerçeklerin çağrısına

20 Nisan 2009 Pazartesi

çok NET! Yüreğinin götürdüğü yer bok bir yer!

"O" noktadayım. "O" dediğim artık çok kararlı olduğum bir nokta. Tek bir fikirde kendi içimde karar verdiğim & uygulamaya geçtiğim. Verdiğim karardan, acısı & tatlısı herşeyi kabul ederek dönmemek üzere karar verdiğim bir yerdeyim.

Gerçekten uzun sürüyor insanın içinde yolculuk. İçimde vagonları olan, rayları arşınlayan, her vagonda lokomotife ilerleyen, rayların geçtiği her yerde farklılaşan biriyim. Esas kendime varacağım & içimdeki o tren dönüp durmayaı bırakacak sonunda gideceği yerlere ben karar vereceğim ta ki lokomotifi bulup makinist ben olana kadar.

Zaman & yaşananlar insanı "O" noktalara getiriyor. İpleri eline alma vakti çünkü yüreğinin götürdüğü yer bok gibi bir yer. Gençlikte yapıyor insan. Islığa doğru ilerliyor kör gibi, ışığa doğru uçuyor böcek gibi... Kendini anladığın gün kontrolün sana geçtiği gün artık herşey başka oluyor. Acıyıda göze alıyorsun tatlıyı da. "Ben buyum, bu da benim kararım, gerekrse bu karar yüzünden sürüneceğim, kanayacağım ama yapacağım".

İşte tam oralardayım. Kendim kadar NET insanlar istiyorum karşımda. Ne istediğini benim kadar bilen & ondan emin olan & onu gerçekleştirecek olan. Uğraşan birileri değil istediğim. Ayakları tam anlamıyla tam manasıyla yere basan. Ne kötü, üniversiteden mezun olan o kızı geride bıraktım artık. Hala çocuğum içimdeki çocuğu hiç bırakmadım. Fakat bu sefer çok zeki bir çocuk, canın yanması ne demek bilen, canını acıtacaklara karşı "Bi patlatırım görürsün" diyebilen bir çocuk.

Çok zor bişeydir bir karara varmak. Sonra sürekli onu hatırlatarak kendine öyle ilerlemek. Sonuçlarına katlanmak. Sonuçlara katlanabileceğim bir yerdeyim. Geçmiştede geldim ben böyle sonuçları göze aldığım noktalara. Attığım adımlardan çok emin olduğum beni çok acıttığını bildiğim, bile bile gittiğim çok zamanlar oldu. En çok orada korktum kendimden. Kendi kendime de çok üzüleceğimi bildiğim yerlerde hala aldığım kararların peşinden gittiğimde.

Gerçekten ordayım yine. Ne kadar basit geliyor gözüme & birbirinin aynı... Zavallılaşıyor herşey. Oysa farklısı lazım bana. Yine vagonlardan geçerek lokomotife gidiyorum. "O" noktadayım en net olduğum yerde.

10 Şubat 2009 Salı

5 günlük uykusuzluk

Geçen gün bir öğle yemeğinde bizim patron, ben, Tati birlikte yemek yerken konu dolaştı dolaştı şuraya geldi & patron dedi ki "Bir evliliği bitiren şey ailelerdir" dedi. Adam nasıl doğru bir laf etti kardeşim. Bir laf bu kadar mı okkalı ve yerine oturan bir laf olur.

Bir kere Türkiye'de ne yazık ki ailesiz bir hiç olan zoraki bir toplum yapısı var. Tepemize seçtiklerimiz her geçen gün bizi sömürdüklerinden, hayat pahalılığından, istihdam kısıtlılığından, ekonomik tomarla sebepten tek başına var olmak diye bişi yok.

Tek başına ancak 40lı yaşlarında var oluyorsun. 40lı yaşlara kadar sürünmek yada sürünmemek işte bütün mesele bu aile yardımıyla engellenebiliyor. Böyle bir durumda "aileyle evlilik " gibi birşey çıkıyor.

Nedir bu aile ile evlilik ayınsız uyunsuz, gerekli gereksiz bütün aile fertlerine saygı duymak!

Benim annemin bir lafı vardır hep çok sinirlendiğimde bana "Kızım köpeğinin yoksa sahibinin hatırı vardır" der. Ben böyle yetiştirilirken nasıl olupta çevremdeki insanlar saygısızlığın kitabını yazıyor hayrete düşüyorum. Çünkü bu aile ile evlilik müessesesinde herkes saygısız!

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkes bir diğerini kendi kölesi sanıyor. Satın aldım sanıyor! Ya ama gün geliyor anne çocuk ters düşüyor. Nasıl olupta birini satın aldım sanabilirsin!

Bazen düşünüyorum bu ülkeyi ne yazık ki terk etmediğimiz için suçlu muyuz acaba diye. Eğitimsizlik & ekonomik sorunlar hayatın her deliğine girmiş vaziyette. Kendimize bunu nasıl layık gördük toplum olarak.. Bu yaşam şekli mi yani bizim hak ettiğimiz?

Tepemize seçtiğimiz her hükümette bir adım öne gideceğimize bir adım geri gidiyoruz. Her geçen gün eğitimsiz insanların sayısı artarken, ekonomiyle beraber kişisel gelişim oranı da düşüyor.

Senelerce kolejde okudum ben, üniversiteye gideceğim sene annem&babam oturmuş özel üniversite parasını hesaplıyordu. Utandım! Onlara gidip "Eğer üniversiteyi kazanamazsam, özel üniversiteye gitmek zorunda kalırsam ben part time çalışacağım" dedim. Sonra İstanbul Üniversitesi'ni kazandım & part time yine çalıştım. İstesem çalışmayabilirdim ama sıra arkadaşım vardı İzmir'li bir çocuk.. Geceleri gitar çalardı. Yurtta kalırdı.. Bir çay ısmarlarsan gözleri ışıldardı ama altında kalmaz o da sana birşey ikram ederdi. Sırf ona ayıp olmasın diye çalışmış bile olabilirim. Onun gibi bir sürü insan vardı. Evinden kalkıp gelmiş okumaya. 4 sene kaloriferleri yanmayan okula gittik. Camlar her daim kırık olurdu "Sağ&Sol Çatışmasından".. Rektörlük binasına her girişimde "Bikiiiiiniiiiiiii!" diye böğürmek isterdim sıcaktan. Bayılarak sömürttürdük kendimizi bunca yıl..

Sonra toplumsal sorunların içinde boğuluyoruz işte! Okumakla da adam olunmuyor. O kadar çok şey gerekiyor ki adam olmak için.. Bir refah düzeyine ulaşmış olmak gerekiyor. Yoksa dünyanın neresinde okursan oku nesil psikolojisi diye bişi var.. Yüzyıllarca sürünmüş& sömürülmüşse doğduğun toplum bunu unutamıyorsun..

Dün de yazmıştım kötülük insanın içinde doğar. İnsan kozmik bir yapı bana göre içinde herşey var. Baharat dükkanı gibi.. İçindeki kötülüğü de , iyiliği de bulup keşfedip ortaya çıkarmak kendi elinde. Fakat ona bile müsade yok! Gün geliyor bakıyorsun zaman dolmuş.. Saçma sapan şeylerle uğraşmışsın hayat geçmiş.. Oysa ben daha içimdeki Shakespeare'yi bulacaktım. Kaygılarımdan arınıp yapamadım. Sömürülmekten, saygısızlıkları hazmetmeye uğraşmaktan yapamadım!

5 günlük uykusuzluktur bu yazının sebebi.. Ama acıtan da acıtılır gün gelir!

4 Aralık 2008 Perşembe

Salon Erkeği

Onu terk edip giden sevgilisinin kolundan tutup "Yürü kadın! Evini yerini bil, bende haddimi bileceğim" diyemedin gitti be adam!





Kendinde herşeyi buldun be adam! Güzellik desen sende, sohbet desen sende, nezaket desen sende.. Fakat güç bulamadın adam, seni terk eden sevgilini ikna etmeye, karşısına çıkmaya, onun için savaşmaya güç bulamadın.





Yoluna çıkamadın, önünde durup tam karşısında durup, herşeyi göze alıp, korkuyu, nefreti, okkalı bir tokadı, müstehcen bir küfürü, kafana geçirilecek çantayı, "Dur, istediğim beni bırakıp gitmen değil!" diyemedin.





Tutamadın kendini.. Hergün "Seni Seviyorum" dediğin, bu sözle ona dünyaları verirken, elinden de dünyaları aldığın kadına verdiğin sözü tutamadın. Tavşan gibi sektin o kucaktan bu kucağa ve cep telefonunu bile korkudan sakladın. Sen sadakat nedir tanımadın!





Dilin de durmadı be adam! Koca adam oldun ufacık şeyler için yalan söyleme be artık.. Erkek gibi, adam gibi çık ve de ki "Bitti". Sonra hangi çiçekten bal alacaksan al bütün ballar senin olsun.. Sen özgürlükle sorumluluğu birbirine karıştırdın.





Ne yaptın biliyor musun? Gözlerin öylesine kör ki bilemezsin tabi, seni deli gibi seven, seni sevmekten gocunmayan, her an yanında seni mutlu etmeye hazır olan kadına aşkın aslında ne kadar acımasız olduğunu gösterdin. Öyle derin yaralar açtın ki ruhunda artık anılarını bile unuttu. O sana tutkun kadını, adını bile anmak istemeyen bir yabancıya çevirdin.






Oysa ilk bakışta pek bir şıktın, etrafına ışık saçar bir halin vardı, bir cennet vardı birde sen. Gözlerin bir köprüydü, dudaklarındı giriş bileti. Çileksi bir tadın vardı, alışkanlık yapar bir hoşluğun, yalın değildin göz kamaştırıyordu her halin.. Hep beklenen o hediye gibiydin, yepyeni, pırıl pırıl, bütün masallara yakışıyordu yüzün. Aslında kahramanların özü sendin, onlar senin ucuz imitasyonların.. Adımlarınla periler mi uçuşuyordu etrafında, ellerini dokundurdukça garip bir iksir mi sızıyordu tene, o iksir miydi sarhoş eden, kendini bir yerlerin kraliçesi, bir adım sesi, lehçesi, tadı, tuzu hissettiren...