Erkekler Men etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erkekler Men etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2012 Salı

Über Facts


Çimenlere serilen örtü, promosyon dağıtılan Banvit Sucuk, sıcak, bira ve nem!
Birden telefon çaldı, telefonla birlikte kalabalıktan uzak sessiz bir köşe de sohbet edildi.
Kalabalığın sayısı azaldıkça konu derinleşti.
Çapa "Uzun İlişkilere" takıldı!

Ben sanıyordum ki sadece erkekler kadınlara kelek yapıyor.
Ama çok sevindim kadınlar da erkeklere kelek atıyor.
Tam evlilik arefesinde "Hadi canım naş" diyeni de var!
Çok seviyorum o kadını yaaaa valla seviyorum.
Hayat dersini kime verdiğin önemli değil, birine dersi ver o da anlatsın böyle efsane gibi dolaşsın.
Ablaya alkış!
Terk edilen adamın serzenişi; ya benim kendi evim var, işim var, arabam var tamam işler biraz kötü ama  gidipi başkasıyla evlendikarı yaaa!

Hey hey yavaş yerler yaş:)

Kanka onun gibip başkasıyla evlenen ibnesi vardı sanıyorduk dün gece hep birlikte aydınlandık.
Kiraz bizi şokladı:)
Hep mi ıssızdı bu adamlar bak ıssız kiraz var, şirin var.

Seneler evvel bir arkadaşımın arkadaşı evlenmek üzereydi, birkaç bira sonrasında aslında tamamen eski sevgilisine inadından evlendiğini anlattı.
Ben ağzım açık dinledim.
"Kıza aşık değilim ama bundan iyisini bulamam eş olarak" dediğini hatırlıyorum.
Eski sevgilisi adamı tam evlilik arefesinde tepiklemiş ve gidip başkasıyla evlenmiş.
Bu akıllı da ona inat hem kendinin hem başkasının başını yaktı.
Evlendiği kızla tanıştığımda kafamda uçuşan yorumlara hakim olamamak hayatımın en büyük ayıplarındandır.
"Seni sevmiyo sEVMİYOOOooooo kaç kurtul hemen kaç, ya ne olur öyle saf saf gülümseme, eşim falan diyosun hoooo kızım uyan UYAAAANnn"
Çenemi tuttum bir daha görüşmedik:)

Hak edeni etmeyeni var doğru ama yapılmalı yahu.
Dövünerek arkadaşlarına anlatsınlar, korkunç kamp hikayeleri gibi dilden dile nesilden neslie yayılsın.
Böyle gecenin en karanlık saatinde konuşulsun.
Kimisi utansın, kimisi ders alsın, kimisi de bir daha yapmasın.

Keşke boşanmak olmasaydı.
O zaman defalarca test etme imkanı olurdu.
Arabanın bile test sürüşü var, evlilik çat diye yapılınca boşanma dosyasını, sol parmağına yüzük takar gibi alıyorsun koltuğunun altına.

İşte bunun için yolda yürürken el ele tutuşmuş, bir elinde çocuk ittiren, gövdeleri şaşırmış insanlara bakınca aklımda hep mutsuzluk beliriyor.
Sanki her an boşanacaklarmış gibi, sanki her an o çocuklar aynı anda annesiz babasız, akşam ailece oturmalı yemek sofrasız kalacaklar gibi.
Bavullarla yaşayacaklar, ömür boyunca sorgulayacaklar, hep defalarca düşünüp ama hiç bir sona varamayacaklar, hayatlarının yarı yalnızlıklarında hep sonsuz bir huzur bulacaklar gibi geliyor.




18 Mart 2012 Pazar

Yüzüne Güler Peşini Dürterim Tiyatrosu

Evde kalmış kızlar varsa, evde kalmış erkekler de var.
Bakınız Caddebostan sahil - yürüyüşe çıkmış anne- baba ve adam!
Bencilliklerinin kurbanı, sığ ve katlanılmaz.
Beyaz fayans üzerinde ki siyah kıl gibi kalabalıkta göze batıyorlar.
Çok çirkinler, çok itici.
2 günlük şu dünyayı insana kahır ve dert edecek kadar zehirli.
Ailesine bağımlılığını ve benciliiğini gömlek gibi taşıyan, florasan gibi yansıtan adamlar bana feci ezik geliyor.
Karşımdaki Brad Pitt olsa üzerine kusasım!
Hiç mi gururları yok düşünüyorum.
Gavur olsak bunu sorgulamam çünkü kadını da erkeği de net bizim gibi tiyatro yapmıyorlar.
Fakat bizim toplumda evlilik, ilişki, mini etek, kadınıma yan baktın bu kadar an ve şeref meselesiyken bu versiyon çok tuhaf.
İçlerinde Osmanlı'dan kalma bir GülAğa'lık var bu adamların.
40 yaşında ama hala anasıyla vıcık vıcık, kıllı mıllı ama ancak mini etekten karısını kayırabilen, arkasından rahatlıkla atılıp tutulabilen, bir baltaya sap olmamış, kimlesin-nerdesin sorularıyla yaşıyor işte...
Sorun kim de, anlamadığım bir düğüm bu.
Çünkü çoklar.
Tanıdığım bütün kadınların en az bir defa başına gelmiş adamlar.
Kendi içinde düğüm düğüm.
Bir tarafta bunlar, bir tarafta egoları penislerinde erkekler, bir tarafta vur kafasına al ekmeğini versiyonlar..
Hiç ortaları yok.
Evde kalmışlıkları insanın eline bulaşmış bok kokusu gibi çıkmak bilmiyor.
Hangi kadına sorsam bu tipi tanır fakat yolda gösteremeyebilir.
Çünkü kondurmak istemez kimse..
Erkek kalıbı içinde, o heybete, o kıla, o giyime yakışmaz ne de olsa.
Birşeye benzemeleri de var...
Böyle bir adamla hayatın bir yerinde yolunun kesişmesi mecburi askerlik gibi, 1 yıl, 2yıl, 10 yıl artık Allah kaderine ne kadarını yazdıysa.
Gün be gün çoğalıyorlar belki en kaçınılmazı bu.
Kadınlar kendi ayakları üzerinde durmaya başladıkça, kararlarını kendileri almaya başladıkça, hayatlarını artık baba evinden dışarıya, kendi tek kişilik dünyalarına taşımaya başladıkça orada ozon tabakasındaki delik gibi kocaman bir delik açılmaya başlıyor.
"İlgi, sevgi, paylaşım, herşey tama ama birşey eksik" karışık mis kokulu bir delik.
O deliği kapamaya çalıştıkça risk artıyor.
İnsan ne yazık ki bunlardan besleniyor. Yüzüne gülerek götünü dürterek yaşıyor çoğu.
"Tipinden anlarım ne olduğunu" sözü tarih oluyor böylece ve gelsin kahırla geçecek boş bir ömür.
Şimdi her iki taraf için soruyorum insanın var olma sebebi sadece dünyayı zehirlemek ve yok etmek midir? GDO üreterek ve kullanarak zehirlediğimiz doğa bize böyle mi yansıyor acaba, birbirimizi de ilişkilerimizi de GDOlar gibi yok ediyoruz.
Kimse kendine "ne için burdayım" diye sormuyor mu acaba?
Gerçekten kirli mahluklarız.
Bazen duyduklarım, gördüklerim karşısında tanıdığım 3-5 kişinin ellerini ellerime kelepçelemek geliyor içimden.
Çünkü böyle bir bağ olmadıkça sağ kalmamız imkansız.
Ortaçağ cadı avları gibi avlanırız.
Geçen gün otobüse bindim bir teyze "Zaman çok kötü zaman" diyordu acaba bildiği ne?

26 Ocak 2011 Çarşamba

Biri olmazsa biri daha

Erkeklerin huyudur, çabucak alışırlar kendi işlerini kendileri yapan kadınlara. Kadının elinden her iş geleni, başkasına muhtaç olmayanı, işi gücü olanı, kendi kendine aşık olup kendi kendine terk edeni, zaten kendiliğinden seksi, zaten kendiliğinden şefkatli, hem eğitimli, her yere kola takılıp götürülebileni, ama en çok laf söz dinleyeni, tam bir köpek gibi eğitilebileni, ses yükselince susmayı bileni kısaca erkeğin daha çok işine gelir. Bu da yetmez aynı fırsatlardan faydalanmaya başlar olanı da sömürmeye kadar gider.
Hem bir erkek arkadaş gibidir, hem de kadın. Onun yüzüne bakarak rahatlıkla küfür edebilir, üstelik onu bakmak zorunda da değildir. Ne de olsa o zaten çalışıp hem kendini hem erkeğini bakabilmektedir.
Tuhaftır ama erkeklerin hemen hepsi her yaşta aynıdır. Değişmez, sekmez. Kocaymış, sevgiliymiş, patronmuş, evlatmış, devlet adamıymış, kimmiş, neymiş fark etmez. Kadınlarla iletişimlerinde kıtlık vardır her daim. Kadın kadındır işte adı üzerinde. Görevleri vardır yapar, itaatkardır.
İş hayatında öncelik onundur, kapı açılınca önce o çıkar, gemi batıyordur ilk o kurtarılır. İyi yanları değil işin kötü yanlarıdır hepsi.. Kadını çalıştırması da laf geçirmesi de kolaydır. Kapıdan çıkarken kalçasına bakılır, gemiden kurtarılır ki soy yürüsün, soyad yürüsün. Kendi aralarında üstünlük savaşının simgesidir kadın. Kadını daha güzel, daha başarılı, daha becerikli erkeğin keyfi tuttuğu takımın 5 golle rakiplerini yenip şampiyon olmasına denktir.
Kendi ellerinden bir iş gelmediği gibi elinden iş gelen kadını beyenir, tercih eder fakat içten içe de kıskanır. Kadın için kıskanılmak "sevgi ölçer" gibi çalışır. "Ne kadar çok kıskanılıyorsan o kadar seviliyorsundur" külttür. Oysa ne kadar kıskanılıyorsan o kadar eziliyorsun, ne kadar kıskanılıyorsan özgüven eksikliğinin kurbanısın, ne kadar kıskanılıyorsan o kadar özgürlüğün kısıtlanıyor & kullanılıyorsun hiçbir kadının aklına gelmez. Çünkü işine de gelmez.
Düşünsene kadın almış başını önüne bütün bunları görüp, düşünüyor! Tam bir felaket değil mi? Felaket değilse ne?
Erkeğin "bulunmaz Hint kumaşı" formatına geçtiği, gün be gün tercihlerini değiştirdiği, elinin altında binlerce daha güzel, o ne olursa olsun sadece sevgili sahibi olabilmek için pervane olan, çalışan, becerekli, hep bir üstü, hep bir fazlası kadını bulabilmenin parmak şıklatmak kadar kolay olduğu bir zamanda yaşar. Üstelik bu türünün sayısı da git gide azalıyor ne de olsa "gay"lik müessesi başladı, hem daha çok sosyallik, hem daha çok para yapıyor.
Üstelik bir erkeğin bir kadına bir defa sahip olması yeterlidir. Artık evlenseler de boşansalar da, işe girip işten çıksalar da, kız evlatları bile olsa kadın erkeğin bir kere malı olmuştur bunu da kimse değiştiremez. Bunun içindir ki damatlar pek sevilmez, boşanan kadının sevgili yapıp yapmadığı hafiye gibi kollanır, eski sevgili yeni sevgili yapınca yeni dayağı hakeder.
Fakat bütün bunların yanında o sevgili de değiştirebilir, yeniden evlenebilir. O özgürdür ona kimse dokunamaz. Sokakta limon satıp para kazanacak kadar özgür & rahat.
Ağızından çıkanı kulakları duymayacak kadar gevşek.
Densiz denebilir bazen.
Ne yaptığını asla bilmek zorunda da değildir çünkü bir erkek olarak emindir ki onu annesi gibi sevecek, koşulsuz, şartsız bütün kusurlarıyla kabul edecek, başında taşıyacak, kalbi kırılsa bile içine atacak, üzülse bile gülümseyecek bir kadın daima vardır, olacaktır.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Dude sandık yanıldık!


Amerikan dizileriyle, Amerikan sinemasıyla, Amerikan reklamlarıyla büyümenin cilvesi de bu işte. Televizyona baka baka büyüdük bu hale geldik. Oğlan gelicek bizim kuaförün karşısındaki Gül Apartmanı'nın zilini çalıcak. Annem kapıyı açıcak, oğlan kapıda, üstünde deri ceketi, oduncu gömleği, içinde yakası hafif oyuk beyaz "fanilası", ayağında benim gençliğimde "Harley" bot, bugün "UGG"...

Saçlar hafif uzun, belki de ıslak! :O Temiz çocuk ne de olsa duş almış gelmiş. Hem dinimizce caiz, abdesti tam. Bir eli cebinde, hafif serseri ama aslında altın gibi bir kalbi var. Zaten elinde çiçekle gelmiş. Yarısı anneme yarısı bana!

Böyle önüne bakarken bakarken hafifte gülüyor, saçını da atıyo böyle başıyla savura savura. Annem kapıyı açınca tabi "İyi günler Bayan Kurtifurti, bu sabah nasılsınız?" diyor. Annem yerlerde, Pazar günü kapı çalmış, bizimki elinde örgüsü, saçı sanırım en son dün sabah taranmış, gözlükleriyle, içeride Ruhat Mengi'yi izlerken kapıya gelen çocuk sucu değil! bakkalın çırağı değil! postacı değil! Ama anneme soyadıyla hitap ediyor!! Kadın tam şoka giricekken "AAAA şimdi çıkardım seni, sen dün akşam ki filmdeki çocuk değil misin?"

Değil tabi!!

Hep bu hayallerle büyüdük. Erkeleri "dün akşamki fildeki çocuk" sandık. Dizideki Brendon, Dylon, David, Steve sandık. Sandık ki sabah kapıya corvetteyle gelicek. Üstümüzde kesilip mini şort yapılmış 501 Levis (ki ben o kotu kestiğimde alalı 10 yıl olmuştu, öküz gibi pahalı olunca anca işte..), kovboy çizmleri, üstte beyaz atlet, üstüne deri ceket. Oğlan görünce kucaklicak, şöyle bele sarılıp bir döndürücek kendi etrafında. Bizim sokakta bakkalın çırağının, kuaförün kalfasının, servisçinin oğlunun önünde corvette binmeden cilveleşip sonra havalı havalı gaza basıp gitcez sandık.

Sevgilim değilde "Bebeğim" olacaktık! Oh anam değilde "Fıstık" olucaktı iltifat. Sevgililer gününde okulun balosuna gitcektik! Okulda dolaba kitapları koyarken, boynumuzun üstünden inip dolabın kapağını tutan o el, kapağı kaparken cebinden çıkardığı biletleri gösterip"Cumartesi gecesi maça 2 biletim" var diyecekti! Okul takımı diye bişey olucaktı tribünlerde oturup bizimkine tezahürat yapacaktık.

Tabi ki mutlu son olacaktı, muhteşem bir düğünle dünyaevine girecektik (ne de olsa Türk kızıyız!). Gelin arabasının arkasına bağlamak için biriktirdiğimiz cocacola kutularının tıngırtısı arasında, arka camında kalpler içinde isimlerimizin başharflerinin yazılı olduğu corvettein önüne tabi ki gelinlikli bebek oturtulacaktı!

Sonra mahalledeki çift katlı evimize taşınıp çocuk falan yapıp mutlu olacaktık!

Bunca sene biz erkekleri hep dude sandık fakat bunlar dude değil duğduk çıktı! Nerdeee giyicen o mini şortu, giy de bak gör başına gelecekleri! Kapıda corvettein önünde cilveleşmek şöyle dursun, kucağa alıp dönmeler falan, kendini evden aldırabilirsen ne ala!!! Hele ki mahalleye geldi, o bakkalın çırağı, kuaförün kalfası ya hepsini dövmezse ben de insan değilim ya!! "Bu ib... sana niye bakıyo ki? Ne o eski seviglin mi?" den kavga çıkmazsa neyim!

Anneme çiçek, kapıda deri ceket, ayaklarda Ugg falan ne diyosun sen! Okulda bir takım varsa zaten futbol takımıdır. Tribünden tezahürat yapamazsın başka erkeklere rezil olur. Zaten kız başına ne işin var orada! Bir maç varsa bilet alınacak derbidir! Ona da kızla gidilmez erkek erkeğe tepişip küfür etmek varken, ne işi var kızın orda!!

Ya kısaca biz bunları dude sandık. "Bebeğim" olucaz sandık, sonra ola ola bebeğim oldu sana "Bağğğbeeeiiim sana ömrümü verdim bağbeyim" türkü oldu be. Bunların içinden Sülüman çıktı Sülüman hemde muhteşem Sülüman, olmadı Polat çıktı, yetmedi Ezel oldu, Gazel oldu, Behlül oldu onu da alaşağı ettiler!

Erkek dediğin zatı muhteremi o beynimizi yıkayan evimiz holivuttadakilerden sanınca hep mutsuzluk, hep bir kalp kırıklığı peşimizi bırakmadı. He dude iyi bişi mi onu da bilemedik, ne de olsa göremedik. Ama bu dudeluk beklediğimiz tip de çiçekle geleceğine 2 paket cips, 1 lt kola ile geldi. Üstelik kolanın yarısı yol boyu dolmuşta sıkılınca şişeden ağız yoluyla tüketilmiş. Cevap olarak "Ağğğşkuıııım ya yolda çok susadım napiyim köprü de inip su mu alsaydım?"

Ne yaptın ki susadın dolmuşta?

"Ağğğğşşkuııııım 4 paket cips almıştım 2sini yedim 2sini sana ayırdım ama açım yani ne yemek var açsana maçı aa ne bu ne izliyosun gel bırak bırak maça bakalım"larla idare ettik.

Annenin yaptığı yemeği tencereden kaşıklayan bişiden bahsediyorum.

Kısaca yanıldık yanıltıldık!

Öyle okula baloya falan giderken hep dekolteden azar işitip, eski sevgiliden sebep kavga ettik. "Baaak kığğğzıııııaaam ben senin o eski hırbo sevgiline benzemem, haysiyetsiz miyim lan ben kızarkadaşımı yanımda bu dekolteyle düğüne götürücem, o şalı dola boynuna dola! Heee şık giyinmişin kalbini kırmak istemiyorum diye fazla üzerine gelmiyorum ama o memeyi görmicem! dur sen benim ceketi giy iyiysi mi!"lerle balo diye düğüne gittik.

Az şey atlatmadık biz be. Az kahır az dert çekmedik. Modern ol dedik 4 karı almaya yeltendiler. Modern ol dedik evlilik de neymiş dediler. Modern ol dedik gece eve girmez oldular. Modern ol dedik fanilayı giyip üstüne atkı taktılar. Modern ol dedik onun üstüne de kumaş ceket giydiler. Modern ol dedik sen çalış beni bak dediler. Modern ol dedik bunları dude'a benzeticez, sallicaz çalkalicaz içinden Dylon, Brendon çıkarıcaz diye didinirken palazlanıp Ayşe'yi Fatma'yı örnek verip "Ağğğğğşkuııııım ya o kız da güzel ama bak bacakları falan ince, yüzü de güzel Allah için bak, bak bana kro diyosun ama senden zayıf şimdi Filiz ince yani hoş kız"lara kadar geldik!

Oysa basit birşey istedik bu dude iyi bişi mi bilemedik ama biraz kendine bak, öküz olma, azıcık kibar ol, güven ver, sev, sevdiğini gizleme, paylaş, eğlen, mutlu ol, mutlu et istedik.

O baka baka büyüdüğümüz dudeları hep bi bok sandık, özendik. Belki bizim model birşeylere baka baka büyüseydik herşey daha kolay olurdu.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Stadın önünde inecek var!

Eski manikürcüm Songül.. Hayatımda onun kadar güzel törpü yapan başka birini daha tanımadım.
"Küt di mi" derdi, "Küt" derdim.
Ve ne kadar güzel olduğunu elime bakan herkes söylerdi "Ne kadar düzgün tırnakların var".
Aslında yok, hiç olmadı da! Kendi haline bırak bak o sözleri yutarsın.
Songül, 5 yıllık exten ayrıldığımda beni öğretmen olan ağabeyi ile tanıştırmayı teklif etmişti.
Benim dünya umrumda değil, kendime yeni bir yaşam stili belirlemişim;
*Yalnız kişi güçlüdür, sen değil erkek sana bağlı olacak, orda yaşanan orda kalır, erkek sinek bile yaklaşmasın ben kızlarla müthiş eğleniyorum & ben istersem zaten hepsi benim!
Biriyle 5 yıl çıkıp ayrılmak diye birşey onun kitabında, mantığında, hafızasında, kodunda, hiçbir yerinde kayıtlı değildi.
İlk kimle çıkarsan onla evlenirsin kayıtlı onda..
Neyse Songül'ün ciddi olduğunu anladığım gün kendime başka manükürcü bulmak zorunda kaldım...
Hiç başka insanların "kahkahasını" özlenir mi?
Çünkü hatun öyle bir gülüyor ki, özeniyor "Aiiii bende yapabilir miyim acaba?" diye taklit etmeye uğraşıyorsun.

Tuhaf birşey , ona has bişeyi özlemek!
Cazibe buna deniyormuş yeni öğrendim. Sadece onda bulunan özellikler cazibeymiş.
Mesela Lis'i görmediğim zaman onunla uzun uzun konuşmayı özlüyorum.
Geveze bir kamyon dolusu insan tanıyorumdur ama Lis çok konuşsa bile dinlemesi çok eğlenceli.
Sosyetiği görmediğim zamanlar bazen yaşam enerjimin azaldığını düşünüyorum. Bazen onla geçirdiğim 1 saat dünya etrafında tur atmak gibi..

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Ya çok üzülerek söylüyorum ama bu erkeler gerçekten küçük düşünüyor.
Bakınız ne kadar kibarım!
Küçük beyinli demedim- küçük düşünüyor dedim:)
Haftasonu balayından gelecek yeni evli arkadaşlarından "damat" olanıyla balayının hemen ertesi günü için "Erkek erkeeee" programı yapmışlar.
Nası ya?
"E gelin (yani yeni evlenen kadın!) yoktur diye..."
Bundan sonrası tamamen kendi iç sesimle aramda gelişen diyalogtur;
o nası olucak
bak hala evlendiklerini anlayamadılar
adam hala gelini balayı dönüşünde annesine gidicek falan sanıyo yada hemen balayından geldiği gün işe gidicek sanıyo
yada hala kızın artık gelin yani evli kimse olduğunu anlayamadı onları da balayında değil 2 sevgili tatile gittiler sanıyo.

Tabi bu beyin fırtınası içinde dayanamadım sordum!
"Peki o program nerde olucak?"
"Burda yada onların evinde"
"Heeeee" dedim "dışarı da çıkmıosunuz??!?!?!!!"
"Cık"
....
"Kızın yeni evi sizi doldurucak içine o daha poposunu sürmemiş koltuklarına, daha evini bilememiş siz sıçın içine kabul edecek sizi çok ilginç!" demedim bunları tabi sadece düşündüm.

Bazen gerçekten kal geliyor adam sana, bunlar çok mu ince hat, detay mı nedir?
Evlenince artık o evin ortak ev olmasının kabul edilemezliği neden?!!!
Oysa kirli donlarınız artık aynı makinede yıkanacak!!!
Kız gelir, kız gider, yahu uyan ya uyan "kız" artık gitmez! Anasına mı gidicek evli kız, hemen işe mi gidicek, iş kolik mi bu, kariyer delisiydi de neden evlendi!!!
İçimde birikmiş ama çemkirmiyorum anladım ki küçük düşünebiliyorlar sadece küçük.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Ya bir erkek hikayesi daha anlatıcam yoksa içimde kalır..
Bir iş arkadaşım, evli. married facebookcası, in a relationship yada, imzayı basmış ama aklı nerdeymiş!
Eşini seçerek, severek, isteyerek kısaca karısı komple kendi tercihi!
Seviyo da belli yani, aşık bile olabilir!!! şaşırtıcı görünse bile!
Çünkü evliliklerde genelde aşık çift olarak sadece 50 yılı birlikte devirmiş hala boşanmamış ananeler&dedeler sayılır ya!
Bir sor bakiyim ananeme alacağın cevabın neresinden aşk çıkartacaksın.. neyse..
2 lafından biri o, her planını ona göre yapıyo, bir şekil o hayatı..
Fakat gece çıkıp azıtıp, tozutmakta içi kalmış.
Mesela içip içip kafası güzel olmuş kızlar onun omzuna yaslandığında karısı kızıyormuş.
Hazır değil misiniz arkadaşım anlamıyorum!
O zaman karında içen adamlara yaslangaç olabilir, di mi ben böyle anlıyorum.
Ama olamaz!-
Ben anladım bizim erkeklerden adam olmaz, onlardan koca da olmaz, baba da olmaz, bunlar ancak çalışır o parayı da karılarla yer!- en Rusundan.
Yaşlanınca da karta kaçıp bir başlarına otururlar.-en Ukraynalısından da bi alternatif.

Hiç yaşlanmamak gerek, hiç kilo almamak, hiç umursamamak, tek derdin gülüp eğlenmek, alışveriş yapmak, yaşamak olmalı yoksa bunlarla gidebileceğin en uzak mesafe KAdıköy'ü geçmez. Zaten stadın önünde inecektir!

6 Nisan 2010 Salı

BÜTÜN SÖZLERİME KATILAN KİMSE

Altı üstü 1 kelime soracağım ki soru coğrafya sorusu değil!
Ama tam 1 saat oldu açmaya lütfetmediği gibi geri de aramadı.
Ararken de dedim "Aramasam mı"
Sonra dedim ki "Dur arayıp şansımı deniyeyim"
Hani yangında ilk kurtarılacak listesi gibi kişinin başı sıkıştığında ilk arayacakları listesi vardır & onu aslında aramazsın.
Zaten arasan bile bulamazsın!
Klasiktir bu.
Bu tip kimseleri raptı zapt altına alıcak işler olmalı.
Misal askerlik!
Yoksa adam olmaz olamazlar.
Mesela başı boş düdük, babasının işi başı zurt & diğer bir başıboş bir arada bütün günü geçirse o bünyeler istemsiz bozulur yaydan çıkar.
Bu tip bünyeleri sürekli askere almaları gerek periodik olarak.
Yılda en az 3 ay askerlikleri zorunlu hizmet olmalı bunların.
Hayatı boyunca bir kere askere gitmekle olmaz.
O zapt altına alınmayı sürekli katil nefesi gibi ensesinde hissedecek.
Aynı dar dar eden karıyı en iyi meşgul etme yolu olarak tespit edilmiş "hamilelik" yöntemi gibi.
Düşün ki başında 5 çocukla kimse dar dar eder bir kadın.
Askerlik bence böyle bir kurum haline getirilmeli.
Zaten dağdaki çobanı askere almışın ne olmuş.
Adam dönüp dolaşıp dağına, keçisine, Hatçesine kavuşacak.
ensesnde zapt hissetse en fazla köyden büyük şehire göçmez.
Ama ötekiler öyle mi!?
Taksim görmüş, karıya kıza coşmuş, içkiyi tatmış kısaca yemediği bokta hatırı kalmış.
Bir de parası varsa cebinde zıçtın!!!!
Kısaca ben kadın milletinin çocuk yetiştirme becerisi olduğuna inanmıyorum.
Ancak şımarık yetiştirir.
Önüne aynı anda patates kızartması, köfte, hamburger, spagetti konulan evlatlar!
Ve o evlatlar ki içbirini yemez durmadan mız mızlık ederler & o kadınlar ki ellerinde çatal o evlat peşinde koşarlar "Ye çooocummm"
Bok yesin!
Bırak yemesin ya!
Hayat boyu okul oksun diye, iş bulsun diye, evi düzeni olsun diye tüm dünya işini gücünü bırakıp senin piçinin peşinden mi koşucak kadın!!!
Yemesin!
Yemesin ki yaşlandığında rahat et. 50 yaşında hala "Anne hani tavuk çiftliği için bilekziklerini almıştım ya! Tavukçiftliği battı" dediğinde "Olsun oğlum bizde devekşu çiftliği kurarız" cümlesini kurmak zorunda kalma!
Senin cümlelerin "Evladım ne güzel hayat kurdun ayaklarının üzerinde durdun şu yaşlı başlı halimle beni merakta bırakmadın" olsun.
Ey kadın milleti o yumurtaları & beyni boşuna taşıma düşün kızını da oğlunu da nasıl adam edersin!!!

PS. Giydirilmiş içerik!!! İsteyen üzerine alınabilir!

5 Mart 2010 Cuma

HAhahahhahahahah!


Madalyon hastalığı oldum! :)

Kalsiyum & kaşıntı merhemi kullanıyorum. Düşündükçe de gülüyorum "Madalyonu taktım" diye!!

Stradivarious, pull&bear & bershka'yı son indirimde resmen sömürdüm! Allah da beni ne etmesin kredi kartı denen o şey bitti. Para değil bak kredi kartı bitti nerelerdeyin sen anla!

Her sabah evden çıkarken kendime yemin edip, söz veriyorum. İnsan kendine verdiği sözü tutamazsa kiminkini tutar!!!!

Dün yoga yaptım tam bak sayıyorum şimdi tam 13!! gün sonra. Yuh dedim çünkü iyi geldi.

Geçen akşam bu küpeyi aldım.. Hahahah çok pahalıydı tekine param yetti 1 tane aldım:P Hayır tabi ki tekini çıkarmaya üşendim!

Demin de strawberryden artık kurumaktan pula dönen yüzüme krem aldım.

Annem "Kızım damlaya damlaya göl olur" diyo ya.. İşte birgün bizim ev böyle göl olucak "Koket gölü"! İçeri giren her erkek kusarak kaçıcak & günün birinde bütün erkekler "gay" olduğunda kadınlar sokaklarda jartiyerleriyle dolaşacak! Sebebi yine kadınlar :O

Geçen hafta Rejans'ta yamulduğumuz için bu hafta bir program yapmadık canım. Zaten aldık boyumuzun ölçüsünü 1=125 vu hoooooooo! Darphane miyiz be mübarek!

Sabah arabadan inip ofise yürürken beni gören teyzenin gözleri yuvalarından çıktı! Bence bana bakıp "Acaba benim torunlarımda sokaklarda böyle mi geziyor" diye hayıflandı. Burdan cevap hakkımı kullanıyorum "Hayır teyze hayır tabi ki hayır".

Benim anneannemin tansiyonu 17-22 olunca biz sabaha kadar hastanede kalp krizi riski olabilir diye bekliyoruz. Bu bekleyiş sırasında erkeklerin gerçek yüzünü görüyoruz misal;

**saat 01.30 suları, muhammet donlarıyla (basketbolcular falan da giyer ya) 3 tıfıl, biri şokta kapıdan içeri girer. Tıfıl, görevliye "Topa çıkarken kafa kafaya tokuştuk abii" der & bakıma alınır. Burdan bu akıllıların gecenin o saatinde bir topun peşinde koşup kafalarını kırma teşebbüsünde oldukları anlaşılır. Sonra vakit geçer başka tıfıllar da yetişir bu bakıma alınmış tıfılı illa öperler neden bilmiorum! Elini sıkar & selamlaşmak için ısrarla kafa kafaya tokuşurlar! Bir "tokuş" sorunu var iğne falan işe yaramıyor!

** yine saat 03.00 falan birbirine kelepçeli 2 tip polislerce hastaneye getirilir. Bu kelepçe-kardeşliğini polis oracıkta bir başına bırakır "Siz içeri geçin doktora görünün" diyerek kapıdan çıkar. Kelepçe-kardeşliğinin 1 tanesi diğerinden daha akıllıdır onu çekeleye çekeleye doktorun karşısına diker. Ama en akıllısı doktordur "Bunların başında kimse yok mu?" diye sorar! Kelepçe-kardeşliği orda fazla kalmadan tekrar ekip otosunca gezintiye çıkartılır.

** biz girdiğimiz saatten beri orda olan, bizim net olarak nereli olduklarını, ne konuştuklarını anlamadığımız moderenfolk 3lüsü, ellerinde röntgen ışığa tutmuş üzerine konuşmaktadır. Ne anladığını uzaktan o kadar meraaaaaaaaaaak ettim ki! Ama derdim başımdan aşkındı soramadım. Ama o anı hep kolladım! Bütün gece röntgene bakıp dara dara diye konuştular. Sankim Uganda'da falandım ben..

** yine saati şaşmış bir vakit tekli kelepçe kardeşliği getirildi. Bunlardan çok var öyle diyim. Kelepçe erkekler arası 2010 modası o gece bunu takmayan adam yoktu! Bu tekli kelepçe kardeşliklerini tek tek politzaiiilerle oturtup one by one içeri aldılar. Anacım bir uslular! İnanmazsın sanki süt dökmüş kedi, kanarya yuttu sanırsın. Nereye koysalar orda durdu bunlar. Sonra yine ekip otosuyla gezinti.

*** he bir de başhekim gece baskın yaptı. Bak saat takribi 00.00-02.00 arasıydı. Sen bu hastane ekibi bir tutuş! Herkes bir anda işlere hastalara tahlil yapılacak kakalara, çişlere bir sarıl. Herkesi şipşak iyileştirdiler valla. Başhekim de koluna tirit olmuş bir amca takmış. Numara bak. Bunları "hasta getirdim, denetim değil" ayağıyla yiyo. Başhekimi klonlasalar her koridora 1 tane bıraksalar hasta kimse kalmaz memlekette.

"Senli-benli" konuşan doktorlara da gerçekten şöyle bir aktım. Pazar esnafıyla öyle konuşmuyosun.. sen anla!

wuuuuuuuuuu lafı ne çok uzatmışım..PEs! Hhahahahahahhaha

6 Aralık 2009 Pazar

Güçlüyüm Aslında!

tristeza.jpg


http://fotos0.mundofotos.net/2008/19_12_2008/negro_blanco1229716745/tristeza.jpg


Karşınızdaki insan ne zaman sizden vazgeçer işte o gün kuyruğunuzu dizlerinizin arasına alır titremeye başlarsınız. Bütün ilişkiler tamamen birbirini kaybetme korkusuna bağlıdır. Birini kaybetmekten korkmazsanız onun için kılınızı bile kıpırdatmatsınız. Hatta onu sevmezsiniz bile.
İş ilişkileri, aşk, evlilik hatta akrabalık ilişkileri bile buna dayalıdır. Şimdi bu söylediklerim ilişkilleri kişisel menfaatle bağdaştırmışım gibi görünebilir. Ancak savunduğum konu bu değil, bu sebeple üzerinde konuşmayacağım. Hakkında söz edeceğim tek şey "korku".
Korkmazsanız yenilmez hissedersiniz. Aranızda duygusal bağ olan herkesin karşında zayıf kalırsınız. Sanki elleriniz kollarınız bağlanmış gibi hiç kabul etmeyeceğiniz şeyleri kabul eder savaşmayı bile bırakabilirsiniz. Ama ondan vazgeçtiğiniz gün tüm cüretkarlığınızla açıp ağzını gözlerinizi yumarken o artık siz değilsinizdir.
Artık sevgilisinden vazgeçmiş bir kadın arkasını dönüp giderken ya sözlerini kendine saklar yada söyleyecekleriyle ortalığı & tüm geçmişi sarsar. İşinden çıkan bir çalışan kapıdan çıkarken o güne kadar içinde tutuğu bütün zehiri kusacak kadar cesur hisseder. Nezaketinden susabilir de ama artık söyleyebilecekleri için daha cesur hisseder. Yıllardır süren arkadaşlığını artık bozacak biri bu kararı almış biri ağzını gerçekten bozacak gücü bulur kendinde. Sessizce & hiç üzülmeden çekip gidebilir de ama arkasını dönmeyecek kadar güçlüdür artık. Bütün bunlar vücudun tam da kaybetme korkusundan arındığı anda volkan gibi patlar saçılır.
Evet sevgi var, aşk da gerçek, sadakat doğru fakat insanlar sadece kaybetmekten korkar. Önce kazanmak için çırpınır. Zamanla zorluklarla elde ettiği herşeyi kaybetmekten korkarak önce kendine sonra karşısındakine & dünyaya yabancılaşır. Kaybetmeme korkusu içinde kendi zevklerinden, düşüncelerinden, hislerinden, çevresinden, dünyadan & onun her saniyesinden uzaklaşıp unutur.
Tıpkı askerlik gibi, garnizonun kapısından girdiğin gün geride saniyesi saniyesini tutmayan yerinde duramayan bir dünyayı geride bırakırken, yerinde sayan artık "dışarısı" diye söz edeceğin hayattan başka bir düzenin hüküm sürdüğü.. Teskereyi alıp çıktığında sen hala garnizon kapısında bıraktığın dünyayı bulmayı umut ederken yabancısı olduğun başka bir yer çıkar karşına. Artık günlerini, aylarını, izini kaybettiğin bir yerde herşeye "yabancı" öylece kalıverirsin. Zaten garnizon kapısında da "kaybetmekten korkarsın" geride bıraktıklarını & orda o korkuyla sarılırsın elinde kalan yada olanlara. Fakat çıktığında o kadar başkasındır ki gücün kalmaz. Şimdi hem dünya hem sen yabancısınızdır.
Kaybetmekten korkmayı bıraktığınız anda içinizden bir gaddar çıkabilir. Kaybetmekten korkmayı bıraktığınız anda ardınızda büyük bir savaş alanı kalacaktır. Tahribatı büyüktür kaybetmekten korkmayı bırakmak. Bunu böyle sürdürdüğünüzde de tat kalmayacaktır, sevesiniz varsa bile gidecek, durasınız varsa bile biteceksinizdir elbet.
Panzehiri de şu olabilir mi; en başından kaybetme korkusu olmasa! Benim olan benim olacaktır, benim olmayansa mutlak gidecektir & ben benim olduğuna inandığım herşeyi kalbime gömmeyi onu orda yaşamayı, sevmeyi & mutlulukla anmayı bilecek kadar güçlüyüm aslında.

25 Kasım 2009 Çarşamba

"Ev Hanımı"



Kadınlar arasında hangisi daha şanlı şöhretli bilmem.


Şöyle mirası kalınca bir soyad mı yoksa kariyer yolunda hep aynı soyadı taşımak mı?


Annemin gözlükleri kalın, duvarlar dolusu diploması & sertifikası , zengin kocası, o kocadan boyu kadar 2 çocuğu, aynı anda hatırı sayılır bir kariyeri olan bir ablası "Hangimiz akıllıyız bilemiyorum" derdi.


Lisede hepimiz "liseli kızlardık", okul etekli, ince çoraplı, kucağında dosyası okula giden. Sonra üniversiteli olduk. Orda ne liselilik kaldı ne kızlık. Üniversiteli olduk, öyle bilindik. Cinsiyetini kaybetmek gibi. Üniversitenin ilk yılları hemen renkler belli oldu. Kimisi burun kıvırdı, kimisi kol sıvadı.. Diplomaları alıp gidenler de oldu, tez elden sol parmağına yüzüğü takanlar da.


O diplomalılar iş peşine düştü, yüzüklüler çocuk doğurdu.


Diplomalılar o sevgiliden ayrıldı bu sevgiliyi buldu, yüzüklüler aynı kocaya 2.yi doğurdu.


Diplomalılar işten ayrıldı, yüzüklüler ev taşıdı.


Diplomalılar işe girdi, yüzüklüler biriç kursuna yazıldı.


Diplomalılar araba taksidi, ev taksidi ödedi, yüzüklüler birşey ödemedi hep harcadı.


Diplomalılara her yerde "evde kaldın sen" çekildi, yüzüklüler kocadan şikayet etti.


Birbirleriyle arkadaşlık da ettiler. Fakat "Mesleğiniz nedir?" sorusuna verilen "İç Mimar" & "Ev Hanımı" arasında kim şanlı şöhretli bilinmedi.


El kapısında kendi başıma ayaklarımın üzerinde duracağım diye gün gelip ofisin tuvaletinde bir üst müdürden yediği laflar yüzünden gizli gizli gözyaşı dökenler mi?


Yoksa akşamüstü kahvesinde en iyi dostuna kocasından, çocuklarından yakınarak söz eden mi?


Akıllı kadın kimdi?


- Kocasının imkanlarını çıtırdatanlar mı?


- Kendime imkan yaratıcam derken kocadan falan cayanlar mı?

17 Kasım 2009 Salı

Kadınların Arası...


Neden mi açılır?

Genelde evlenmekten.. Sevgili bulmaktan..

Neden mi açılır?

Sevgili bulan kadın, kocaya varan dişi kimse genelde buldumcuk olur. Arkadaş mesaileri yerini eş&sevgili mesailerine bırakır. Artık görüşülemez & konuşulamaz kimse olunur.

E bunun bir ortası yok mu?

Yok. Çünkü kadınlar erkekler gibi değillerdir. Erkekler hem sevgili yapar, hem evlenir, hem çocuk yapar, hem baba olur hem hala & hala arkadaşlarının KANKAsı olur!

Nası yani?

Erkekler genelde sorumluluğu kadına iterler. İlişkiyi hep kadın götürür. Zaten bir ilişkiyi götürmeye uğraşan erkeği kankaları "karıköylü" olarak nitelendirip ezer. Kadınlar zaten bir adam bulayım, aşık olup evleneyim derler daha da bişi demezler. Erkekler de "zaten kız arkadaşım, karım beni bırakmaz" der & böyle düşünür & buna göre hareket ederek sanki hala bekarlarmışcasına kankalık ilişkilerini zedeleyecek tek bir değişiklik bile yapmadan erkek kumalarıyla geçinip dururlar.

Burada ne olur?

Bencil erkek yüzünden bütün kızsal ilişkiler bozulur. Şapşal kadın,kız bütün vaktini anacığının tek oğlu kuzusu erkek arkadaşına ayak uyduracak diye futbol maçlarına, Pazar yemkelerine, erkek buluşmalarına göre ayarlar. Bu sevgiliden daha çok mesai isteyen kıl bir iş haline gelir.

Ya sonra?

Kızların birbiriyle arası tam manasıyla açılır! Kızcağız bir sevgili yaptım kaçırmayayım diye düşünürken burdan hayat kaçar. Allah da o sevgiliyi kahretmesin diye dövünülecek günler kapıya dayanmak üzeredir..

Ama neden?

Nedeni belli; kız dırdır yer adamı. "Ahmetle gittin de mehmetle kaldın da ben napıcam da bana söylemedin de aramadın da kızlarla gidemedim de mini etek giyemedim de ben senle olmak istiyorum da de du di dü" sözlü şarkı fona takılır. Erkek bir susar, iki susar sonunda " Yapamicaz galiba Ayşe" çeker. Ayşe'yi zaten hırs basmıştır Ayşe tası tarağı toplar Ahmete mehmete iyice yer açar.

Kız gitti mi şimdi bitti mi anlamadım!?

Kız loser sevgilisinin kendi gibi loser erkek arkadaşlarına yer açar gider. Erkek denen ırk bunu anlamaz. Onu orda terk etsen ne yazar yanında kalsan ne yazar. Ama burda esas olan kızlara olmuştur. Bütün bunlar olup biterken kızlar kıyıda köşede kendileri gibi bekar kızlarla kalmıştır. O asosyal erkek, kızlarla tanışmaya bile tenezzül etmediği gibi isimlerini bile hayal meyal hatırlamaktadır. Hatta bu kadının arkadaşı var mıydı onu bile bilmemektedir. Kızların arası bir hayli açılmıştır.

Barışmazlar mı?

Barışırlar, arada nikah, çocuk, kazık işleri yoksa barışırlar. Ama ekipten ayrılan dişi evlendiyse artık dönüşü hepten olmayan yola girilir. Çoluk çombalak, adamın donu çorabı, akşamın yemeği, kredi kartının son ödeme tarihi, bu ay ki bütçe derkeeeeeeeeen kızlar dağılır. Ekip bir ruh daha kaybeder. Köprüden önce son çıkış kaçar.

Ne yapmak lazım?

KAdınların en az erkekler kadar kankalık bilincini yitirmemesi lazım! Sadece sevgilinin arkadaşları değil hayat! Sevgili adam olup kankalarınla taışmaya tenezzül etmiyorsa ver sepetini koluna! Çünkü bu hayatta yegane kazık sevgiliden yenilir. O başka bir Ayşe'nin elini tutup ufukta yok olurken arkasından mendili halay başı olarak sallamak için halay ekibini hala ayakta tutuyor olmak gerekir. Erkeklerin o loser arkadaşlarıyla geçirdiği vakit var ya en az onun kadar loser olunup kızlarla geçirilmedir ki bence erkekler ancak bölye kadınlarla karıköylü oluyorlar...
Ps. bu da böyle feminist bir geyikti be bılog!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Yazlıktaki "O" çocuk..

Hatırlar mısın yazlıkta bir çocuk vardı her yaz yolunu beklerdin görmek için.. O bisikletine binerdi, sen ona bakarken bisikletten düşerdin. İskeleden sırayla artistik atlayışlar yaparlardı. İlgisini çekmenin tek yolunun "iyi balık atlamak" olduğunu sanardın. Balık atlarken ayağın kayıp iskelenin tahtalarını öperken, "O" ıslak saçlarını havalı havalı savurarak merdivenlerden çıkardı. Akşam olup duş-yemek ritüelleri sonrasında deniz kenarındaki banklarda toplaşıp lak lak ederken "nerde" diye gözlerin onu keser dururdu. O ise mutlaka tipsiz bir Pelin'le kanka olurdu. Pelin onun bütün sırlarını bilirdi. Kanka takılırlardı ama Pelin içten içe aşıktı ona! Pelin sinsice aşk yolunu yaparken ara ara seni süzerdi, gidip yüzünün ortasına bir şaplak indirmek gelse bile içinden kenarında oturup tırnaklarını yerdin! "Pelin sana aşık sen de aptal gibi onu arkadaşın sanıp donuna kadar anlatıyorsun" diye haykırmamak için saniyede beş balon yapıp patlardın cikleti! Ona uzaktan bakıp ağzının sularıyla uğraşırken yanından gelip geçen "Yazlıktaki diğer "O" çocuğu hiç göremezdin. Oysa o rontgenini çekerdi.. Yaz bitip okula döndüğünde dövünüp dururdun kelimelerle kifayet bulamayan hislerine. "Neden söyleyemedim"lerin tek cevabı "Pelin" olurdu her seferinde. Pelin aranıza girmişti & sen hayatının aşkını kaçırmıştın 15inde!!
Şimdi yazlıktaki "O" çocuktan sana birkaç haberim var!?
O ışıltılı bakışlarına akşamları attığı 2 tek rakının kan damarları yerleşmiş.
Sudan çıkıp azgın köpek gibi bir sağa bir sola aşifte kız gibi savurduğu saçları dökülmüş, topiksiz sokağa çıkamıyormuş.
Sigaradan parlak beyaz dişleri sararmış, gülünce geceleri aydınlatmıyormuş.
Masabaşı bir işte çalışıyormuş, bisikletiyle patinaj çeken o diri kalçaların yerini yağ bağlamış. Bildiğin koca göbekli bir adam olmuş!
Eğer hala istiyorsan seninle bir akşam yemeği yemek için can atıyormuş.
Pelin'e gelince,
Pelin bankacı olmuş her akıllı kız gibi. Ama evde kalmış! Gençliğinde dimdik duran o koca memeleri göbeğine inince, o da memeyle beraber mevkii değiştirmiş. Yazlıktaki "O" çocuğun kankalığından herkesin akıl hocasına dönüşmüş!
He birde kalın çerçeveli gözlüklü, topaç, esmer bir çocuk vardı ya! Hani bisikletinin frenleri ötünce tamir eden, ne zaman yazlıktaki "O" çocuktan bahsetsen yere bakan, nereye kafanı çevirsen göz göze geldiğin aynı hızla kafanı çevirdiğin.. Şimdilerde okumuş, koca adam olmuş. Boyu uzamış, bisikleti hobi edinmiş ödül bile almış ama hızlı ulaşım için corvetini tercih ediyormuş! Onu gören herkes "estetik ameliyat oldu" dese bile zaman onun lehine çalışmış.. Bir bakan bir daha bakıyormuş. Tanıdık tanımadık kim varsa 5dk. kahve içmek için sırada bekliyormuş. Sana gelince "Seni" çoktan unutmuş. Onun için yazlıktaki "O" kız sendin ya.. "Evet" diyormuş, "çocukken en sevdiğim şey bisiklete binmekti, ben sudan korkardım".. Anlayacağın hala istersen yazlıktaki "O" koca göbekli çocukla hala bir şansın var! Yıldızın sadece onda parlıyormuş...

PS: lütfen "Pelin"ler & "Bankacı"lar üzerlerine alınmasınlar. Benim hikayemde isimler & meslekler gerçek olarak kullanıldı. Kusura bakmayın!



Picture is from "http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.insidesocal.com/outinhollywood/,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,brody28.jpg&imgrefurl=http://www.insidesocal.com/outinhollywood/2008/11/&usg=__a44e3XunvGF8gdAjQqg1ROYzVZI=&h=473&w=293&sz=39&hl=tr&start=16&um=1&tbnid=nRUNHxsjXpzUtM:&tbnh=129&tbnw=80&prev=/images%3Fq%3Dhandsome%2Bsurfing%2Bboy%26hl%3Dtr%26um%3D1


Picture is from "http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://images.inmagine.com/img/idreamstock/idds107/koka1002.jpg&imgrefurl=http://www.inmagine.com/idds107/koka1002-photo&usg=__PbmS0gg750uNbyutDyGidNi2f3s=&h=400&w=283&sz=47&hl=tr&start=8&um=1&tbnid=UQiZ5jrPYYqSqM:&tbnh=124&tbnw=88&prev=/images%3Fq%3Dhandsome%2Bsurfing%2Bman%26hl%3Dtr%26um%3D1"

22 Ekim 2009 Perşembe

KRAVAT


Hırvat askerler takarmış kravat. Aslında atkı takarlarmış eşlerinin, annelerinin onlara hatıra olarak verdiği atkılar... Baktıkça yuvalarını, dişi kuşlarını anımsarlar, kendilerini ev sıcaklığında bir yerde hissederlermiş. Aslında kravat kadına ait birşeymiş. Çünkü erkeğin aklına gelmez öyle şık olsun askere de giderken üniformamın üzerine şu kravatı takayım havam olsun demez. Kesin anası, karısı bağlar boynuna bişi.. Adam gibi görünsün diye. Oysa bende hep o aynı hissi uyandırır kravat bir zorunluluk!
Kravat takan adam boşanmaya giden adam gibi gelir gözüme, haciz memuru gibi & çok da sıkıcı gelir. Avrupai gelmez hiç... Rahat görünmüyor adam kravatla gözüme. Gıdısını, boynunu gömlekle, kravatla sıkmış, yakanın üzerine bırakmış biriken eti! İğrenç! Hatta tiksindirici! Ferah görünümlü olmalı insan. Temiz görünmeli, şık & göz alıcı. Tektip değil!
Kılık aynı olunca birbirinden iyice ayırt edilmez oluyorlar. Hepsi takım elbise, kravat, kadirizm ayakkabı. Oysa haftasonu çık bakalım dışarı ancak kahvede görürsün böyle saçma sapan renklerden ceketi, pantolonu, içinde yelek, üstüne kravat.. Abuk sabuk ne renk varsa hepsi üst üste.. Öyle her kravatı, takımı çekmişine de "adam" denmez ki. Dedirtiyor işte bu kravat. Takanı " aa ne beyfendi" deyip karşına oturtturuyor. Oysa ben bir sürü kravatlı yalancı, dolandırıcı adam biliyorum. O kötü kimliği hepsi de böyle kapatıyor! Bir nevi kara çarşaf gibi... Mesela yolda çarşaflı birini görünce, "biri" diyorum çünkü içinden ne çıkacak allah bilir! Tüfekli bir adam, bıçaklı katil, canlı bomba hepsi çok da güzel saklanır çarşaf içinde..
Namusun, şeref & inancın simgesi olduya bu örtüler, kravatla takım elbise de öyle birşey.. Beyefendiğiliğin simgesi. Ben o beyefendileri bir de çantaları ellerinde gördüm mü "Eyvah nafaka vermemek için ne patiler çekecek acaba mahkemede!" veya "Haciz memuru gidiyor, borca karşılık donunu bile alacak adamların.." diyebiliyorum en fazla.
Seviyorum şimdilerde değişen erkek giyim tarzını.. Hala haftasonları şehir hayatına terlikle takılanlara kılım ama değişmeyi istemeleri bile hoş.. Sürüden ayrılmak istiyorlar onlarda. Farkındalar içinde oldukları kalıpların. Oysa kalabalık & aynılık içinden sıyrılıp benliklerini diğerlerinden farklılıklarını ortaya koymaya can atıyorlar. Mor kazak giymiş adama önce burun kıvırsam da takdir ediyorum medeni cesaretini.. Bazen kendimde bile bulamadığım bir cesaret o. Mesela domuz gribi yüzünden yolda maske takıp gezesim var. Korkuyorum ama hala cengaver gibi ağız burun açık takılıyorum. Oysa 3-5 kişi görsem gerçekten maske takacağım. Sağlık için bile gösteremediğim medeni cesareti adam kendini kalabalıktan sıyırmak için gösteriyor.
Kimisi seviyor belki onları da sürüye katıp yakmayayım diyorum. Ama artistik adamlar bunlar. Mesela benim dedem sanırım 3000 yaşında hala kravatsız tuvalete gitmez. Fötr şapkasız hayata takıldığını görmedim. Muhtemelen kafadaki o keli de şapkadan yaptı! Ama köstekli saati vardı! Yemez içmez en kıymetlisini alır takar hala! Yüzükleri vardır mesela.. Anneannemin parmağında görse alır takar o kadar meraklıdır yüzük takmaya. Hemde yüzük deyip geçme gözüne girecek cinsten. Ayrıcalıklı yani.. Onun kravatı gözümü rahatsız etmez üstelik öyle de sıkıcı bir kravat zevki varken. Babam da kravat tayfasıydı. Fakat moda ikonu gibi! Özene bezene seçerdi tek tek.. Kravat, ceket, pantolon, çorap, kemer, çanta, palto, atkı.. Hiç de sevmezdi hala da sevmez ama der ki "Yapacaksan iyisini yap ki fark edilsin". Arada sırıtmaktan bahsediyor. Arada kaybolmaktan değil.
Öyle ruhsuz geliyor işte bana, kayıplara karıştı dedirtiyor. Tepeye kadar ilikli gömlek değil, rengi tenine, yakası dikişi omzuna oturmuş tercihleri seviyorum. Keza ceketi de pantolonu da öyle olsun.. Takmasın kravatı canımı yesin.
Hele o kadirizm ayakkabılar! Yarabbi nerden buluyorsunuz onları.. Hay o sivri burunlar, küt burunlar, o saçma sapan birşeye benzemeyen ama hepinizin ayağınıza geçirdiği o burunlar gibi burunları olsun o tasarımcıların! Kadirist misiniz? Bu mudur hayata bakışınız, dünya görüşünüz.. Hiç modern bir tesiri yok çok üzgünüm! O kadar kötüler ki! Adam fi tarihinde giymez o ayakabıyı öyle diyim! Dost başa düşman ayağa bakarmış! Düşmansınız tabi ki ilk bakışta.. Ayağına giyeceksin gondola çevirdğin, topukları yenmiş, kalıpsızlıktan büzüm büzüm büzülmüş ayakkabıyı, ben de geçip "Ayyy hayranım" mı diyeceğim! Nası ya! Nası delik çorap giymiyorsan, hömücüğe dönmüş ayakkabı da giymeyeceksin evet! Onun içinden nası bir ayak çıkacak diye düşünürüm ben on gün! Allahım ya kokuşuk, her yerini kıl basmış, tırnakları eğri büğrü, topukları zımpara gibi bir ayak çıkarsa içinden! Çünkü başka nasıl bir ayak o ayakkabıyı o hale getirebilir ki!
Kız ayağı çıksın demiyorum, pedikürden bile söz etmedim sadece sıradan olma, fark yarat diyorum. Böylece kalabalık & tonlarca aynı şey içinde seçilme imkanın olsun. Tıpkı balıkçı teknesine yığılmış onlarca hamsi gibi.. Bir hamsiyi ötekinden ne ayırabilir ki devrik, süzük bakması mı? Hayır ötekilerden daha çok balık yiyip irileşmiş olan yapısı! Şişko ol da demiyorum sadece sıradan olma..
Kravatta hiç takma çünkü kim olduğunu anlamıyorum.

1 Eylül 2009 Salı

Konumuz Kısmet, Pilot İsmet!

Bir hikayem olsa yazardım tıpkı içimden geçen herşeyi yazdığım gibi ama bu sefer ben hikayenin dışındayım sadece izleyicisi & sıradan dinleyicisi...

Fotoğrafı sabah Lis gönderdi. Dört gülen yüz, iki erkek, iki kadın.. Kim mutlu, kim geçti çizginin öbür yarısına.. Benim o fotoğrafın yanına koyacak bir başka fotoğrafım daha var mesela.. Üç kadın & özünde mutlu aslında!

Daha önce burdan Ferro'dan söz etmiştim.. Brigit'te gelecekleri vaad edip, annesinin kendisine uygun gördüğü "üst düzey yönetici"yle sevgililiğini ilan etmişti. Erkeklerin kaderini de anaları mı çizer aslında? Brigit kenara çekilmeyi becerebilirken, biz içimize sindirememiştik.
Ferro'nun bir arkadaşı vardı.. "Apartman çocuğu", Lis'le yakın ilişkiler kurmak çabasındaydı. Lis, Apartman Çocuğu'nun yanında gerçek bir "sokak çocuğu" gibi kalsa bile kendisine & ona bir ihtimal vermişti. Bir iki yemek, bir iki görüşme fakat iskeleye bağlanamayan sandal gibilerdi.. Olmadı.. Olmayışına üzüldü Lis bir nebze.. Sorguladı bazı bazı.. Apartman Çocuğu "arkadaşlarıyla takılıp, bira içip, maç izleyip, göbeğini kaşıyıp, küfür etse" bile olamadı. O da yoluna gitti. Brigit'te ki gibi yıpranmadık ama olmayanlar listesine bir yenisi daha eklenirken herkes kendini sorguladı.

Derken bu sabah o fotoğrafta Ferro, Apartman Çocuğu & gelecek vaad eden gelinler, sevgililer artık ne derseniz onlar kumpanyası Apartman Çocuğu'nun nişanında gülümsüyorlar. Gülümsemeleri daim olsun. Gerçekten daim olsun. Kıskançlık değil, küskün de değilim ama kafam karşık.. Anladım ki anneannem haklı "kısmet işleri bunlar". Eski kadınların bir bildiği var, var ki akıl erdirip cevabını bulamadığımız o cevap onlarda var.. Yada biz yeterince anaç, domes değiliz birşey.. Ama bildiğim tek şey olup bitenlerin bende cevabı yok.

"Kısmetsizler listesine bir tik daha atıp yola devam ederken, kendini sorgulamayacak olmanın yolları" isimleri o kitap çıktı mı?

Bu arada bana mektup yazmak isteyen olursa adresimi veriyorum;
Ü___ sk.
F____ ap.
N. 1_
K.2
D.?
S_____e - İstanbul

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Nefesini Tutmak

Uzun bir ara, derin bir soluk.. Yanaklarını havayla doldurup, mideni içine çekip, burnunu tıkayıp, iskelenin ucundan denize atlamak gibi nefesini tutmak. Sonra suyun içinde haraketsiz durmak, gözlerin kapalı, ta ki yüzeye çıkana kadar tek başınalığı hissetmek & mutlanmak. Suyun sesini dinlemek, mucizelere inanmak. Yüzeye çıkışın o kısacıklığında milyonlarca mutluluk yaşamak. Çünkü yüzeye çıkışta ki o yolculukta, suyun sessizliğinde elindekilerin & sahip olabileceklerinin dibine kadar farkına varmak. Sonra sudan çıkmak, bir rüzgar fırtınası gibi havayı solumak. Taze ilk nefesle biraz da öksürerek yeniden iskele ucunda nefesini tutmaya hazırlanmak...

Yüzerken ne düşünür en çok insan.. Yüzümü suya sokup karşıya doğru yüzerken, attığım her kulaçta içimden fışkırmasını isterim kırıklıkların, buruklukların, kötü ne kalıp içimde enfeksiyon yapacaksa o mikropları atmak. Su ne kadar soğuksa o kadar çekinerek bir kere alışmışken, dışarıdaki farklı derecelerle temas etmesinden ürpererek kulaçlarımın.. İki kulaç arası aldığım o nefesle dünyaları yüzebilecek gibi cesur olurum birden & içimde hayallerim.. Tıpkı onlara koşar, hatta şu atacağım ikinci kulaçta onlara dokunacak, avcuma alıp evime götürecek gibi bir hevesle yüzerim.

Çocuklaşıyor suda iyice insan. Belki de çocukluktaki en güzel anıların, güneşin üzerinde ışıldadığı deniz kenarlarında yapılan kumdan kalelerde olmasıdır. Olmayan şeyleri yaptığını sanır insan, içini kumla doldurduğu plastik kovayı, ters devirince kule gibi bir bütün ayakta duran tepeciği, bütün marifetini gösterdiği heykeli sanır. Etrafında hayaller kurar tüm gün ve ertesi günü bekler elinde kovası, küreğiyle. Ne o kovadan çıkan şekil kurulan hayale uyar ne hayal o kovadan çıkacak kadar kolay. Ama bir yolu bulunur çocukken, o tepecik formula 1 arabası gibi görünür. Temizlenmek için suya girdiğinde, plastik can simidinle ayakların yere basmazken, hayal hala devam eder. Su yüzüne çarptıkça şımarıklaştırır..

İnsanın ayakları bir tek suda yerden kesilir. Zaten suda yer neresidir? Ayaklarının bastığı yerde bile, çarpan bir dalgayla kayıp gülmeye başladığın yer yer midir?

Kirpiklerimin uçları sarardı. Ben çocukken saçlarım sarıydı. Omuzlarım soyulurdu, etekleri sıra sıra kesilmiş, uçlarına renkli boncuklar bağlanmış, göbek üstü omuz tshirtüm vardı. Bu yaz ne saçlarım sarardı ne de omuzlarım soyuldu. Kocaman oldum en fazla kirpiklerim sararıyor & 30 faktörle esmer olabiliyorum. Bütün bir kış bu renk olsam ne denizin, ne o atlarken ki nefes tutmanın kıymeti olmazdı. İçimdeki çocukla şehre döndüm ama en çok o su kenarında şımaran kendimi seviyorum.

Ps. "hiç mi çözümsüzdür sevmeler" bir anlayan?

21 Temmuz 2009 Salı

Erkeklerin Gençlik Arayışı Kadınların Güven!

Bu sabah gazete de görünce merak ettim.. Sanırım genç & güzel kadınlar yaşıtları erkeklerde olmayan birşey buluyorlar bu adamlarda.. Belki para, belki şefkat, belki güven, sadakat, baba gibi sığınılabilecek liman hissi ama birşey. Kesin & net olmayan birşey. Hepsi birbirinden güzel kadınların, kimisi bir yerlere gelmiş, kimisi sıfırda. Kendinden yaşça çok büyük bu adamlarda buldukları, yaşıtları erkeklerce onlara verilmeyen maddi rahatlık mı? Sevgi mi? Sadakat mi?
Bir kadının yaşıtı bir erkeğin ona gösteremeyeceği sadakat, bana göre birinci sırayı alıyor. Zenginlik de kesinlikle ikinci sıra. Çünkü aldatılmak için konu güzellik, zeka, hayatta sahip olunan imkanlar, sevgi hiçbiri değil ne yazık ki! Bir de kadınların tez elden rahatlık arayışı var. Çünkü dünya tamamen kadınların para harcamsı üzerine kurulmuş bir gezegen. Mücevherler, giyisiler, çantalar, papuçlar.. Kadın sonu olmayan bir tüketim aracı.
Kadın-erkek ayrımı yapmayalım diyoruz, hep diyoruz ama elle tutulur gözle görülür bir ayrım var bence. Kadının ne olursa olsun muhtaç bir hali var. Bu kimlikten sıyrılmış çok az kadın var. Ayakları yere en sağlam basan kadın bile duygusal bir açlık içinde. Belki de bütün o yaş farkı bu yüzden.
Çok kadın yaşıtları erkekler tarafından aldatılır. Bana göre kadın ilk babası tarafından aldatılır ama:) işin bu kısmını çok fazla sorgulamak istemiyorum. Çok kısa bir süre önce yakın çevremde şahit olduğum & üzerinde hala düşündüğüm yaşanmış bir hikaye var. Çocukluğumdan beri tanıdığım, çocukluğumuzda parmakla gösterilecek kadar hoş & alımlı bir kız arkadaşım. Zaman yollarımızı ayırdığı gibi yıllar sonra tekrar birleştirdiğinde şahit olduğum manzara beni çok şaşırttı. Kendinden oldukça yaşlı & yolda görseniz o kadar da dikkatinizi çekmeyecek biriyle hayatını birleştirmiş, bir bebek sahibi olmuş, bolca kilo almış ama hala eşi tarafından deli gibi ilgi gören bir kadın olmuştu. Sorguluyor insan böyle durumlarda.. Elinde olmadan "Neden" diyor. Biraz haddini aşar bir davranış, kesinlikle biliyorum. Rahatsız etmemek adına sorularımla başbaşa kalıyorum. Sonra öğreniyorum ki; karşıma çıkan en doğru kişi, en güvenilir kişi oydu, diyor. Oysa ben biliyorum onun karşısına bizim ağzımızın suları akarak baktığımız, kapısına çiçeklerle, hediyelerle, aşk sözcükleriyle gelen neler vardı!
İlişkilerde kadınların öncelikleri tek kelimeyle "Güven"! Her yönden güvenebilecekleri adamlar arıyorlar. En büyük açlığımız güvenmek. Kendine güvenen, hayatını kendi kurmuş, kendi kazanmış kadınlar bile böyle ne yazık ki!
Zayıf mıyız? Yaradışılımız mı böyle?
Çok üzgünüm. Çünkü iyi "Baba"lar yetiştiremeyen kadınlar yüzünden hepsi. El bebek gül bebek büyüyen erkeler annelerinden kurtuldukları gün ancak başka bir kadını & ondan sahip olacakları bir evladı mutlu edebiliyor. Sanırım bu da tamamen yaş & olgunlukla ilgili.
İsyan bayrağı çekilip, ana kuzusu kimliği ana ocağında bırakıldığı gün, erkekler adam oluyor. Oysa zavallı kadınlar kız evlatlarına böyle davranmıyor. Bu dünyanın her yerinde böyle.
Elmayla armutu asla kıyaslamamak gerek biliyorum fakat benim diyen erkekten daha erkek kadınlar da biliyorum.
Hala şunu bilmiyorum, tercih aslında kimin! Erkekler yaşlar kemale erince yanlarında ışıldayan kadınlarla yeniden mi doğuyor? Yoksa o kadınlarca yukarıda saydığım sebepler yüzünden tercih edildikleri için mi böyle?
Gerçek şu ki farkına varamadığımız çok net birşey var, dünya kadınların etrafında dönüyor & biz bunu gerçekten başaramıyoruz. Şikayet ettiğimiz adamları doğuran, yetiştiren de biziz. Onlarda aradığımız kişilik, güven, özgüven özelliklerini de yine onlara aşılayamayan biziz.
Şimdi erkeler genç kalmak için bile kendilerinden yaşça küçük kadınları istiyorlarsa sanırım yapacak çok da fazla birşey yok.. Kim daha maceraperest bunun peşinde de değiliz!

ps. çok felsefik blokkk!

10 Şubat 2009 Salı

5 günlük uykusuzluk

Geçen gün bir öğle yemeğinde bizim patron, ben, Tati birlikte yemek yerken konu dolaştı dolaştı şuraya geldi & patron dedi ki "Bir evliliği bitiren şey ailelerdir" dedi. Adam nasıl doğru bir laf etti kardeşim. Bir laf bu kadar mı okkalı ve yerine oturan bir laf olur.

Bir kere Türkiye'de ne yazık ki ailesiz bir hiç olan zoraki bir toplum yapısı var. Tepemize seçtiklerimiz her geçen gün bizi sömürdüklerinden, hayat pahalılığından, istihdam kısıtlılığından, ekonomik tomarla sebepten tek başına var olmak diye bişi yok.

Tek başına ancak 40lı yaşlarında var oluyorsun. 40lı yaşlara kadar sürünmek yada sürünmemek işte bütün mesele bu aile yardımıyla engellenebiliyor. Böyle bir durumda "aileyle evlilik " gibi birşey çıkıyor.

Nedir bu aile ile evlilik ayınsız uyunsuz, gerekli gereksiz bütün aile fertlerine saygı duymak!

Benim annemin bir lafı vardır hep çok sinirlendiğimde bana "Kızım köpeğinin yoksa sahibinin hatırı vardır" der. Ben böyle yetiştirilirken nasıl olupta çevremdeki insanlar saygısızlığın kitabını yazıyor hayrete düşüyorum. Çünkü bu aile ile evlilik müessesesinde herkes saygısız!

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki herkes bir diğerini kendi kölesi sanıyor. Satın aldım sanıyor! Ya ama gün geliyor anne çocuk ters düşüyor. Nasıl olupta birini satın aldım sanabilirsin!

Bazen düşünüyorum bu ülkeyi ne yazık ki terk etmediğimiz için suçlu muyuz acaba diye. Eğitimsizlik & ekonomik sorunlar hayatın her deliğine girmiş vaziyette. Kendimize bunu nasıl layık gördük toplum olarak.. Bu yaşam şekli mi yani bizim hak ettiğimiz?

Tepemize seçtiğimiz her hükümette bir adım öne gideceğimize bir adım geri gidiyoruz. Her geçen gün eğitimsiz insanların sayısı artarken, ekonomiyle beraber kişisel gelişim oranı da düşüyor.

Senelerce kolejde okudum ben, üniversiteye gideceğim sene annem&babam oturmuş özel üniversite parasını hesaplıyordu. Utandım! Onlara gidip "Eğer üniversiteyi kazanamazsam, özel üniversiteye gitmek zorunda kalırsam ben part time çalışacağım" dedim. Sonra İstanbul Üniversitesi'ni kazandım & part time yine çalıştım. İstesem çalışmayabilirdim ama sıra arkadaşım vardı İzmir'li bir çocuk.. Geceleri gitar çalardı. Yurtta kalırdı.. Bir çay ısmarlarsan gözleri ışıldardı ama altında kalmaz o da sana birşey ikram ederdi. Sırf ona ayıp olmasın diye çalışmış bile olabilirim. Onun gibi bir sürü insan vardı. Evinden kalkıp gelmiş okumaya. 4 sene kaloriferleri yanmayan okula gittik. Camlar her daim kırık olurdu "Sağ&Sol Çatışmasından".. Rektörlük binasına her girişimde "Bikiiiiiniiiiiiii!" diye böğürmek isterdim sıcaktan. Bayılarak sömürttürdük kendimizi bunca yıl..

Sonra toplumsal sorunların içinde boğuluyoruz işte! Okumakla da adam olunmuyor. O kadar çok şey gerekiyor ki adam olmak için.. Bir refah düzeyine ulaşmış olmak gerekiyor. Yoksa dünyanın neresinde okursan oku nesil psikolojisi diye bişi var.. Yüzyıllarca sürünmüş& sömürülmüşse doğduğun toplum bunu unutamıyorsun..

Dün de yazmıştım kötülük insanın içinde doğar. İnsan kozmik bir yapı bana göre içinde herşey var. Baharat dükkanı gibi.. İçindeki kötülüğü de , iyiliği de bulup keşfedip ortaya çıkarmak kendi elinde. Fakat ona bile müsade yok! Gün geliyor bakıyorsun zaman dolmuş.. Saçma sapan şeylerle uğraşmışsın hayat geçmiş.. Oysa ben daha içimdeki Shakespeare'yi bulacaktım. Kaygılarımdan arınıp yapamadım. Sömürülmekten, saygısızlıkları hazmetmeye uğraşmaktan yapamadım!

5 günlük uykusuzluktur bu yazının sebebi.. Ama acıtan da acıtılır gün gelir!

4 Aralık 2008 Perşembe

Salon Erkeği

Onu terk edip giden sevgilisinin kolundan tutup "Yürü kadın! Evini yerini bil, bende haddimi bileceğim" diyemedin gitti be adam!





Kendinde herşeyi buldun be adam! Güzellik desen sende, sohbet desen sende, nezaket desen sende.. Fakat güç bulamadın adam, seni terk eden sevgilini ikna etmeye, karşısına çıkmaya, onun için savaşmaya güç bulamadın.





Yoluna çıkamadın, önünde durup tam karşısında durup, herşeyi göze alıp, korkuyu, nefreti, okkalı bir tokadı, müstehcen bir küfürü, kafana geçirilecek çantayı, "Dur, istediğim beni bırakıp gitmen değil!" diyemedin.





Tutamadın kendini.. Hergün "Seni Seviyorum" dediğin, bu sözle ona dünyaları verirken, elinden de dünyaları aldığın kadına verdiğin sözü tutamadın. Tavşan gibi sektin o kucaktan bu kucağa ve cep telefonunu bile korkudan sakladın. Sen sadakat nedir tanımadın!





Dilin de durmadı be adam! Koca adam oldun ufacık şeyler için yalan söyleme be artık.. Erkek gibi, adam gibi çık ve de ki "Bitti". Sonra hangi çiçekten bal alacaksan al bütün ballar senin olsun.. Sen özgürlükle sorumluluğu birbirine karıştırdın.





Ne yaptın biliyor musun? Gözlerin öylesine kör ki bilemezsin tabi, seni deli gibi seven, seni sevmekten gocunmayan, her an yanında seni mutlu etmeye hazır olan kadına aşkın aslında ne kadar acımasız olduğunu gösterdin. Öyle derin yaralar açtın ki ruhunda artık anılarını bile unuttu. O sana tutkun kadını, adını bile anmak istemeyen bir yabancıya çevirdin.






Oysa ilk bakışta pek bir şıktın, etrafına ışık saçar bir halin vardı, bir cennet vardı birde sen. Gözlerin bir köprüydü, dudaklarındı giriş bileti. Çileksi bir tadın vardı, alışkanlık yapar bir hoşluğun, yalın değildin göz kamaştırıyordu her halin.. Hep beklenen o hediye gibiydin, yepyeni, pırıl pırıl, bütün masallara yakışıyordu yüzün. Aslında kahramanların özü sendin, onlar senin ucuz imitasyonların.. Adımlarınla periler mi uçuşuyordu etrafında, ellerini dokundurdukça garip bir iksir mi sızıyordu tene, o iksir miydi sarhoş eden, kendini bir yerlerin kraliçesi, bir adım sesi, lehçesi, tadı, tuzu hissettiren...